2012-2013-FİNAL (VİZEDEN 4 SORU SORULMUŞ)

VİZE


VİZE

VİZE

VİZE











Tahassürname: dini-tasavvufi türk edebiyatında
boşa geçen ömre ya da tasavvuftan habersiz gafletle
geçen zamana karşı duyulan üzüntüyü dile getiren
şiirlere verilen addır




ÜNİTE-4
  











ÜNİTE-5
 










ÜNİTE-6












KONU ANLATIM VİDEOSU
ÜNİTE-4





























KONU ANLATIM VİDEOSU
ÜNİTE-5






























KONU ANLATIM VİDEOSU
ÜNİTE-6























HALK EDEBİYATINA GİRİŞ-2
ÜNİTE-4 ÖZETİ
İslâmiyet Öncesi Türk Edebiyatı
Türkiye’de Türk edebiyatı tarihini ilk
tasnif denemesini Mehmed Fuad Köprülü yapmıştır.
Bu tasnifinde Köprülü, İslamiyet’in Türklerin
büyük bir çoğunluğu tarafından kabul edilmesini
temel ölçüt olarak kullanmıştır.
Buna göre Türk edebiyatı tarihi üç döneme ayrılmıştır:
- İslâmiyet Öncesi Türk Edebiyatı
a) Sözlü Edebiyat
b) Yazılı Edebiyat
- İslâm Uygarlığı Etkisindeki Türk Edebiyatı
A) Halk Edebiyatı
a) Anonim Halk Edebiyatı
b) Dinî Tasavvufî Halk Edebiyatı
c) Âşık Tarzı Halk Edebiyatı
B) Divan Edebiyatı
- Batı Uygarlığı Etkisindeki Türk Edebiyatı
Bu Türk edebiyatını tasnif denemesi
zaman içinde kalıplaşarak yaygınlaşmıştır.
Bugün de tartışmasız kesin bir doğru
immişçesine kullanılıp öğretilmeye devam
edilmektedir. Oysa bu tasnif denemesi
İslamiyet’i günümüzde bile kabul etmemiş
Saha (Yakut), Çuvaş, Hakas, Tıva, Altay,
Karay, Urumlu ve Gagauz gibi Türk boyları
düşünüldüğünde anlamsızdır. İslâmiyet öncesi
Türk sözlü edebiyatının doğrudan doğruya tür,
şekil, tema, motif bazında devamı olan
“Halk Edebiyatı” bu tasnife göre tuhaf
bir biçimde İslamiyet’in kabulüyle birlikte ortaya çıkmaktadır.
Bu dönemin, Türk edebiyatının ilk
yaratıcıları olan “kam” ların (şamanların),
toplumsal iş bölümünün gelişmesiyle ortaya
çıkan “Ozan’lar ve “baksı” ların
oluşturduğu sözlü edebiyat geleneği,
“Ozan-Baksı Edebiyat Geleneği” olarak
adlandırılmaktadır. Başlangıçtan
İslamiyet’in kabulüne ve yeni edebiyat
geleneklerinin ortaya çıkmasına kadar olan
dönemin “Ozan-Baksı Edebiyat Geleneği”
olarak ele alınması son derece doğru ve
yararlıdır. Böylece, bu geleneğin üzerine
daha sonraki yüzyıllarda oluşacak olan
“Dinî-Tasavvufî Halk Edebiyatı” ve
“Âşık Tarzı Halk Edebiyatı” gelenekleri
arasındaki sürekliliği anlamak
kolaylaşacaktır. Daha da önemlisi,
günümüzde de sözlü edebiyatları
kamlar (şaman) tarafından sürdürülen
Türk boylarının bu tür edebî verimlerini
bu başlık altında ele alıp işlemek
mümkün olacaktır.
Türklerin Kabul Ettiği Dinler
Din bir milletin dünya görüşünü
oluşturmada son derece önemli bir kaynaktır.
Dünya görüşü kısaca, bir topluluğun
dünya ve kâinatın nasıl bir sistem içinde
işlediğine dair temel kabulleri olarak
tanımlanabilir. İster sözlü isterse yazılı olsun
edebî eserleri yaratanlar, doğal olarak dünya
görüşlerini ve düşünüşlerini de dışa vurup
ürünlerine yansıtacaklardır. Hatta
bazı eserler sırf bu amaçla oluşturulacaktır.
Türkler, İslamiyet’ten önce pek çok dini
kabul etmişlerdir. Türklerin tarih boyunca
birbirinden farklı birçok dinin veya inanç
sisteminin etkisi altına girmiş olmaları,
bu dinler doğrultusunda yazılı ve sözlü
edebiyat gelenekleri meydana getirmelerine
yol açmıştır.
Şamanizm: Türklerin tarih sahnesine çıktıkları
Güney Sibirya Ormanları ile Altay Dağları
arasındaki üçgende, tarih öncesi dönemde
önce kadınların hâkim olduğu anaerkil
bir toplum yapısı içinde yaşadıkları
bilinmektedir. Kadını üstün cins, erkeği
ikincil bir cins olarak kabul eden ve
küçük gruplar hâlinde yaşayan bu
toplulukların dinî, siyasi ve ruhani
liderleri Türkçe “kam” adı verilen
kadın şamanlardı. “Ak Ana” da
dedikleri, Umay Tanrıça’ya kâinatın
yaratıcısı olarak inanıyorlardı. Demir ve
benzeri metallerden silah yapmaya
başlayan yeryüzündeki ilk üç bölgeden
birisi olan Altay’daki bu Ön-Türkler
(Proto-Türkler) demircilerin de kadınlar
gibi kam (şaman) olabilmesiyle, kadın
hâkimiyetinin yerine erkek hâkimiyetini
oluşturdular. Bu yeni oluşan ataerkil
erkek egemen yapıda Umay Tanrıçanın
yerini eril niteliklere sahip “Kök Tenri”
veya “Gök Tanrı” aldı. Bütün bu
değişim süreçlerinde dünya görüşünü
oluşturan “animist” anlayış ve “totemist”
anlayışlarla birleşmiş “şamanist” kavrayış
ve yorumlayış eski Türk inanç sisteminin
esasını teşkil etmiştir.
Maniheizm: Mani adlı bir kişi MS III.
yüzyılda Mezopotamya’da kendi adıyla
anılan bir din kurmuştur. Mani dini, iki
prensip iyi-kötü, karanlık aydınlık,
nurzulmet üzerine kurulmuştur. Buna
göre yaşadığımız dünya iyi ve kötü
unsurların birleşmesinden meydana
gelmiştir. Bu dinin mensupları
İpek Yolu’yla gittikleri Orta Asya’da
onu, Türk İmparatorluğu’nu yönetmekte
olan Uygur Türklerine tanıtmışlardır.
Uygurlar, Maniheizmi, VIII. yüzyılda
Böğü Kağan zamanında 762 yılında
resmî devlet dini olarak kabul
etmişlerdir. MS 840 yılında
Kırgızlar tarafından iktidardan indirilen
Uygur Türkleri Doğu Türkistan’a,
Hoço bölgesinde yaşayan Türklerin
yanına yerleşerek zaman içinde Mani din ve
dünya görüşüne dayalı pek çok tercüme
eser içeren zengin bir
“Maniheist Türk edebiyatı” meydana
getirmişlerdir.
Budizm: Türklerin kabul ettiği ve onları
en çok etkileyen dinlerden birisi de
Budizm’dir. Budizm MS III-IV. yüzyıllarda
Doğu Türkistan’da kurulan manastırlarla
önce Karluk Türkleri arasında yayılmaya
başlamıştır. Daha sonraları Göktürk
Kağanı Topo Han Budizm’i kabul etmiş
ve Budizm’in Türkler arasında yayılması
yaygınlaşmıştır. Ancak Budizm’in Türkler
arasında uzun süre kalıcı olduğu yer
Maniheist Uygurların 840’tan sonra
yoğun olarak yerleştiği Doğu
Türkistan’dır. Buraya yerleşen
Uygur Türkleri burada yerleşik
Budist Türklerin dinini benimsemişlerdir.
Bu Burkancı (Budist) Türk kültür
merkezinde pek çok kitap Türkçeye
çevrilmiş IX. yüzyıldan XIII. yüzyıla
kadar süren bir “Budist Türk edebiyatı
”meydana getirilmiştir.
Musevilik: Peygamber Hz. Musa ve
Tevrat’a inanca dayanan bu din, Türkler
arasında yoğun olarak sadece MS
VIII-X yüzyıllarda Kafkaslardan Moskova
yakınlarına, Hazar Denizi’nden Macaristan
sınırlarına kadar uzanan geniş bir
Türk devleti olan Hazar İmparatorluğu’nda
özellikle yönetici sınıflar tarafından
740 yılında kabul edilmiştir.
Bu Musevî Türklerin soyu, sayıları
çok azalsa da günümüzde Karay Türkleri
ve Kırımçak Türkleri adlarıyla, Kırım,
Ukrayna, Polonya, İsrail, ABD, Fransa
ve Litvanya’da yaşamaktadırlar. Musevî
Türklerin İbrani harfleriyle Türkçe
yazılmış zengin bir edebiyat gelenekleri
vardır.
Hristiyanlık: İpek Yolu’yla Orta Asya’ya
gelen Hristiyan rahipler bu dini Türklere
MS IV. yüzyıldan itibaren tanıtmış ve
MS XI. ve XII. yüzyılda Hristiyan
Türk cemaatler oluşmuşsa da daha
sonraları bunlar ya Budistleşerek
ya da İslamiyet’i kabul ederek
ortadan kalkmışlardır. Daha sonraları,
Karaman Türkleri Anadolu’da Hristiyanlığı
kabul etmişler, 1923’ten sonra
Yunanistan’a göç ettirilmişlerdir.
Hristiyan Türklerin MS XII. yüzyıldan
başlayarak Ermeni, Latin, Gotik, Yunan
ve Kiril harfleriyle Türkçe olarak
yazılmış son derece zengin bir edebiyatları
vardır.
Ozan-Baksı Edebiyatı
Mitolojik dönemde Türk edebiyatının
en eski yaratıcıları kamlar (şamanlar)
olmalıdır. Kamların olağanüstü
güçlerle ve ruhlarla iletişime geçme
yeteneklerine inanılması, onların
en temel özelliğiydi. Bu bağlamda,
kamların olağanüstü güçlerle kurduklarını
düşündükleri iletişimlere dair memoratlar
ve iletişime geçmek için şiir şeklinde
söyledikleri “alkış” lar (dua) da en
eski sözlü edebiyat türlerimiz olarak
düşünülebilir.
Türklerin toplayıcılık, avcılık ve
balıkçılık yaparak geçindikleri
ormanlardan hayvancılık yapmaya
başlayarak bozkıra çıkan ve göçerevli
hayat tarzını benimseyenleri, otlakların,
hayvanlarını ve hayatlarını koruyabilmek
için birleşme zorunluluğu duyarlar.
Bu ihtiyaç o güne kadar kamların idare
ettiği küçük toplulukların idaresi altında
birleştiği kutsal kağanlık kurumunun
oluşma nedenidir. Kutsal kağanlık demek
bozkırda kurulan ilk Türk devleti
demektir. Bu tür bir toplumsal
yapı değişikliği çok daha eski
zamanlarda başlamış olan toplumsal
iş bölümünün belirginleşmesi ve
vaktiyle hepsini kamların üstlendiği
görevlerin ayrı uzmanlık alanları
hâlinde yeniden örgütlenmesi sonucunu
doğurmuştur. Kamlıktan ayrılarak oluşan
bu yeni uzmanlıklardan bazıları
“otacı” (doktor), “emçi” (ilaç yapan, eczacı),
“sınıkçı” (kırık ve çıkıkları tedavi eden,
ortopediysen), “büyücü” (iyi veya
kötü büyü yapan kişiler), “sığıtçı”
ve “ozan” olarak sayılabilir.
“Ozan” tıpkı kam gibi gördüğü rüyalara
bağlı ve tanrısal olarak verilen bir yetiyle
çaldığı kopuzla yaptığı müzik eşliğinde
doğaçlama şiir söyleme veya şairlik
yeteneğine kavuştuğuna inanılan kişiydi.
Türklerin Budizm ve Maniheizm dinlerini
kabul etmeleriyle birlikte bu dinleri kabul
eden Türk topluluklarında kamlar ve
ozanlar, büyük ölçüde en önemli temsilcisi
oldukları eski din ve dünya görüşü gibi eski
itibarlarını kaybederler. Ancak, yeni gelen din
ve dünya görüşü de her yerde olduğu
gibi eskiyi tamamen ortadan kaldıramaz.
Özellikle çok köklü ve işlevleriyle çok
güçlü olanlar, yeni din ve dünya görüşüne
direnirler ve kolayca ortadan kaldırılamazlar.
Yeni dinler, eski din ve dünya görüşünün
kendine direnen pek çok kurum, fikir,
uygulama ve inanç gibi kültürel varlıklarını
alıp kendininkilerle karıştırarak yeni bir ad
altında melez veya karışık yeni yapılar oluşturur.
Bu tür yapılanmalarla yeni dinler ve dünya
görüşleri kazanılmak istenilen toplum
ve kültüründe daha kolayca yayılırlar.
Ozanlar ve baksıların meydana
getirdikleri, İslamiyet’in kabul edilmesinden
önce başlamış Türk sözlü edebiyat
geleneğine “Ozan-Baksı Edebiyat Geleneği”
adı verilir. Ozan-Baksı Edebiyat geleneği
Türklerin İslamiyet’i kabul etmesinden
sonra bu defa da, çok yüzeysel bir İslâmî
din ve dünya görüşü kisvesine bürünerek
Osmanlı Türkleri arasında XVI. yüzyıl
sonlarına kadar devam etmiştir. İslâmiyet,
Türkler arasında kök saldıkça, eski sözlü
edebiyat temelleri üzerinde iki tane
yeni sözlü edebiyat geleneği oluşmuştur.
Bu sürecin sonunda (XVI. yüzyıl
sonlarında) bu yeni sözlü edebiyat
gelenekleri nedeniyle Ozan-Baksılar Osmanlı
sahasında tamamen işlevsiz hâle gelmişlerdir.
Bu nedenle de artık toplum tarafından
benimsenmeyip küçümsenen bu edebî
geleneğin son temsilcileri de, yeni oluşan
sözlü edebiyat geleneklerine (Tekke ve Âşık)
katılmasıyla Ozan-Baksı Edebiyat geleneği
ortadan kalkmıştır.
Ozan-Baksı edebiyat geleneği temelleri
üzerinde ilk olarak, kamlıktan da izler
taşıyan mistik ve sufilik felsefesiyle
İslâm dini ve dünya görüşünü yaymayı
amaçlayan Hoca Ahmet Yesevî’nin
XII. yüzyılda tekke kurumu etrafında
oluşturduğu, Dinî-Tasavvufî Halk
Edebiyatı geleneği yükselecektir.
Tıpkı kamlar gibi dinî vecd ve istigrakla
(trans hâli) kendinden geçen ve Tanrı’ya
ulaşmayı, erdem sahibi olup ona erişip
ermeyi ve erenleşmeyi amaçlayan bu
edebiyat geleneği gelişip yayıldıkça
ozan-baksı edebiyat geleneği dinsel
işlevlerini daha da kaybetmiştir.
Bu baksı geleneğini de çevresindeki
daralmaya paralel olarak şehirlerden
uzak, tekke ve medreselerin ulaşamadığı
kırsal kesimde ve göçebe Türkler arasında
düğün dernek yapmaya ve eğlendirmeye
dönük işlevleriyle yaşar hâle gelmiştir.
Dinî-Tasavvufî âşıklardan Yunus Emre
gibilerinin karşısında yaşama zeminlerini
kaybeden, değişen toplumsal yapıya ayak
uydurup değişemeyen ve eski dünya görüşünün
ve kültürel tarzın temsilcisi gibi görülüp
âdeta “çağdışı” damgası yiyen ozan-baksılık
geleneği asıl öldürücü darbeyi XVI. yüzyıl
sonlarında kahvehane merkezli olarak
ortaya çıkan Âşık Tarzı Edebiyat
geleneğinden yiyecektir.
Bu bağlamda, İslâmiyet öncesi Türk
edebiyatına geri dönebiliriz. Ozan-baksı
edebiyat geleneğinin ürettiği pek çok eser
günümüze ulaşabilmiştir. Bunlar Türk
edebiyatının bilinen en eski örnekleri arasındadır.
Adını bildiğimiz en eski Türk ozanı Aprunçır
Tigin’dir. Budizm ve Maniheizm
döneminden adını bildiğimiz ozanbaksılarsa;
Kül Tarkan, Çuçu, Kiki, Prataya şiiri, Seli
Tutung, Asıg Tutung, Çısuya Tutung ve
Kalım Keyşi’dir.
Aprunçır Tigin’in günümüze ulaşan iki
şiirinden baş tarafında ve sonunda eksiklikler
bulunan birisi şu şekildedir:
Kasınçıgımın ö(yü)
Kadgurar men
Kadgurduk(ça) kaşı körtlem
Kavışısayır men
( Günümüz Türkçesiyle Açıklaması:
Yavuklumu düşünüp kaygılanıyorum.
Kaygılandıkça, kaşı güzelime
kavuşmak istiyorum.)
Öz amrakımın öyür men
Öyü evirür men ödü...çün
Öz amrakım
Öpügseyür men
( Günümüz Türkçesiyle Açıklaması:
Öz sevgilimi düşünüyorum.
Düşünüp durdukça...
Öz sevgilimi öpmek istiyorum.)
Mani Dini (Maniheizm) ve dünya görüşü
doğrultusunda meydana getirilmiş
anonim bir dinî şiir (ilahi) ise şu şekildedir:
Tang tengri kelti
Tang tengri özi kelti
Tang tenri kelti
Tang tengri özi kelti
( Günümüz Türkçesiyle Açıklaması:
Tan tanrı geldi
Tan tanrı kendisi geldi
Tan tanrı geldi
Tan tanrı kendisi geldi)
Trunglar kamag begler kardaşlar
Tang tenrig ögelim
( Günümüz Türkçesiyle Açıklaması:
Kalkınız tüm beyler kardeşler
Tan tanrısını övelim)
Körügme kün tengri
Siz bizni küzeding
Körügme ay tengri
Siz bizni kurtgarıng
( Günümüz Türkçesiyle Açıklaması:
Gören Güneş Tanrı
Siz bizi gözetin
Görünen Ay tanrı
Siz bizi kurtarın)
Buda Dini (Budizm) ve dünya görüşü
doğrultusunda meydana getirilen ve
günümüze ulaşan şiirlerin hemen hepsi
dinî içeriklidir. Bu şiirlerden “anaya
babaya şükran ve sevgi” temasını
işleyen birisinden birkaç dörtlük şu şekildedir:
Anaka ataka yazmışnıng
Ayıg kılıçlarımızn sakınıp
Ayagka tegimüglerning üskinte
Alku kşanti kılu teginürbiz
( Günümüz Türkçesiyle Açıklaması:
Anaya babaya karşı işlediğimiz kötü
amellerimizi düşünür, saygı değerlerin
huzurunda tümünü itiraf, ikrar ederiz.)
Tuga kılınçlıg özkiyemiz
Tolganmış kiçig ögümüz
Tuğum ajun tutmuşımızta
Tumlugda isigde emgenip
( Günümüz Türkçesiyle Açıklaması:
Bizi doğurmuş cancağızımız! Sancı
çekmiş anneciğimiziz! Doğum dünyasına
vardığımızda, soğukta sıcakta eza çekip.)
İslâmiyet Öncesi Türk Edebiyatında
Şiir Tür Ve Şekilleri
Hiç şüphesiz sözlü kültür ortamında üretilen
ve kulaktan kulağa yayılan pek çok
kültürel unsur ilk yaratıldıkları şekillerini
çoğu kez kısa sürede kaybederler. Bu
bağlamda İslâmiyet öncesi Türk
edebiyatından veya ozan-baksı
geleneğinden göreceli olarak çok az
edebiyat eseri günümüze ulaşmıştır.
Tamamen tesadüflere bağlı olarak
yazılı kaynaklara geçenler ve bunlardan
binlerce yılı ve son derece zorlu şartları
aşarak günümüze ulaşan ve bilim
adamlarınca fark edilerek üzerinde
çalışılanlar bütün bu olumsuzluklara
rağmen yukarıda örneklerini gördüğünüz
eski Türk şiiri hakkında sağlıklı bir bilgi
edinmemize yetecek özelliklere sahiptir.
İslâmiyet öncesi Türk edebiyatında tür
ve şekiller başta Reşit Rahmeti Arat’ın
“Eski Türk şiiri” adlı çalışmasından
hareketle şu şekilde sıralanabilir:
Koşug: Günümüzde de yaygın olarak
kullanılan koşma şeklinin Türk edebiyatında
ilk görüldüğü biçimdir
Kojan: En eski şekli “koşag”tan
“koşan”a ve “kojong” dönüştüğü
düşünülen bir edebiyat terimidir.
Ir/Yır: Bu sözcüğün her iki şekli de
ozan-baksı döneminde kullanılmıştır.
Bu kullanım şekilleri Dîvânu Lügâti’tTürk’te
“yır koşmak: koşma, türkü oluşturmak,
yır koşulmak: şiir oluşturulması”,
“yırlamak” veya “ırlamak”: her
ikisi de şarkı söylemek anlamına gelmekteydi.
Küg: Ozan Aprunçır’ın bir şiirinde “şiir”
anlamında kullanıldığı düşünülen bu
kelime şiirin bestesi ve ezgisi anlamındadır.
Takşut: Budist Uygur metinlerinde
karşımıza çıkan “takşut” kelimesi
“şiir, nazım, beyit” anlamında kullanılmıştır.
Takmak: Takşut kelimesiyle aynı
kökten geldiği düşülen bu kelime
“kalabalık karşısında ezbere söylenen
şiir” anlamındadır.
Dede Korkut Hikâyeleri
Türkiye’de, Türk Dili ve Edebiyatı
araştırmalarının (Türkolojinin) kurucusu
olan Prof. Mehmed Fuad Köprülü,
“Türk edebiyatının bütün ürünlerini
terazinin bir kefesine, Dede Korkut
Hikâyelerini de diğer kefesine koysanız
Dede Korkut daha ağır gelir” diyecek kadar
önemsediği bu hikâyeler neden
bu kadar önemlidir?
On iki hikâyeden meydana gelen ve
tam adıyla “Kitâb-ı Dedem Korkut
Alâ-Lisân-ı Tâife-i Oğuzan” olan
Dede Korkut Hikâyeleri’nin bilinen
iki yazma nüshası vardır. Birincisi,
on iki hikâyeden oluşmaktadır ve
Berlin Dresden Kütüphanesi’ndedir.
Türkiye’de ilk defa 1916 yılında
Kilisli Rıfat Bilge tarafından yayınlanmıştır.
Dede Korkut Hikâyeleri bu yayından
sonra Türkiye’de tanınmış ve dünyada da
pek çok araştırmacının dikkatini çekmiştir.
İkinci Dede Korkut yazmasıysa, altı
hikâyeden oluşmakta ve “Hikâyet-i
Oğuznâme-i Kazanbey ve Gayri” başlığını
taşımaktadır. Bu yazma Vatikan kütüphanesindedir.
Dede Korkut pek çok bakımdan
araştırmacıların dikkatini çekmekte
ve devamlı olarak değişik yönleriyle
araştırılmaktadır.
Dede Korkut Hikâyeleri neden bu kadar
önemlidir? Sorusunun cevabı bir başka
ikiz soruda gizlidir; Dede Korkut Hikâyeleri
nasıl ve ne zaman oluşmuştur? Bu konuda
henüz kesinleşmiş bir sonuç yoktur.
Ancak, Dede Korkut Hikâyeleri Anadolu’nun
doğusunda XII, XIII, XIV. yüzyıllarda
Oğuz Türkleri özellikle de bölgede
devlet kuran Akkoyunlular arasında
yaşananların ozanlarca anlatılarak
destan geleneğince işlenip yayıldığına
dair düşünceler hâkimdir.
Sözlü kültürün özelliklerini, sözlü
edebiyatın epik destan kompozisyon
kurallarını derinliğine bilmeyen ve
kuralları yeterince dikkate almayan
bu türden yaklaşımlar son derece
amatörcedir ve halk bilimsel olmaktan
ziyade tarihseldir.
Dede Korkut sadece Oğuz Türklerinin
hâkim olduğu Türkmenistan, Azerbaycan
ve Türkiye sahasında tanınan bir kişi ve
kimlik değildir. Korkut Ata adıyla Dede
Korkut, bütün Türkistan’da Kıpçak
Türkleri arasında da tanınan ve
hakkında mitler, efsane, menkıbe
ve memoratlar anlatılan mitolojik
bir kişiliktir. Dede Korkut’un bin
yıl yaşadığı ve ömrü boyunca
ölümden kaçtığı rivayet edilir.
“Yelmaya” adlı devesiyle dünyanın
dört bucağını gezmiştir. Gezdiği yerlerde
mezar kazan insanları görünce kimin
mezarını kazdıklarını merak edip sormuş
ve onlardan “Korkut’un kabrini.” cevabını
almıştır. Bunun üzerine yurduna dönmüş
ve ırmak üzerinde yaşamaya başlamış ve
içindeki ölüm korkusunu yenmek için
devesinin derisinden yaptığı kopuzla
yaşam üzerine ezgiler çalıp söylemiştir.
O âdeta, yaşam üzerine türkülerle ölümü
yenmeye çalışmıştır. Dede Korkut hikâyelerde
erdemli bir ulu eren olarak karşımıza
çıkmaktadır; tıpkı Oğuz Kağan, Uluğ
Türk ve Irkıl Ata gibi Türklüğün bir ulu
ereni ve ermişidir.
Oğuz’un gaybı bilicisi, kaybı bulucusu
Dede Korkut; Hz. Peygamber zamanında
yaşamış Mekke’ye giderek “hacı” ve “sahabe”
olmuştur. Doğal olarak da gösterdiği
olağanüstülüklerin kaynağı neredeyse
Yunus Emre ve Hoca Ahmet Yesevî’ye
bile örnek olabilecek vasıflarla donatılan
coşkun bir “Allah dostu” veya Müslüman
veli, “Hak âşığı” profili olarak çizilmektedir.
Ancak metnin içine yerleştirildiği bu
sunum içinde başka çerçeveler ve sunulan
başka Dede Korkut’lar da vardır.
İkinci Dede Korkut gelmiş geçmiş en
büyük ve en mükemmel ozandır.
Ozanlığın sembolü ve örnek modeli
konumundadır. Hikâyelerde, ozan
olmaktan maksat Dede Korkut gibi
olmaktır diyen ve hedef gösteren
bir “gerçek ozan” profili sunulur.
Bir başka cephesiyle, bu ozan
âdeta Oğuz Türklerinin tanrısal olarak
görevlendirilmiş koruyucu ruhudur.
Sanki Oğuz Kağan dâhil bütün
“Oğuz ataları” bir arada eritilmiş
ve hepsi bir arada Korkut Ata olarak
kalıba dökülmüş gibidir.
Bunu takip eden Türkistan sözlü
kaynaklarında yer alan ve hikâyelere de
yansıyan bir başka Korkut Ata profili
ise olağanüstü doğumuyla, bir peri
olan annesiyle artık yarı insan yarı
insanüstü bir varlık olarak mitolojik
bir kahramandır. Âdeta yeryüzünde
bazı nesnelerin köken mitiyle birlikte
icat edicisi konumundadır. Türk kültüründeki
geleneksel bütün telli ve yaylı sazların
atası olan kopuzu Korkut Ata icat etmiştir.
Halk İslam’ın “şeytan icadı” diye
aşağılamaya çalışmasından dolayı
yapımını şeytandan öğrendiği şeklinde
çerçevelense de Oğuzluk sembolü
veya bayrağı gibi görülen kutsal
bir nesnedir kopuz.
İşte, Dede Korkut ve Dede Korkut
Hikâyeleri böylesine kültürel
araştırmaların kapısını aralayan Türk
edebiyatının âdeta mucizevî özelliklere
sahip bir güzellik abidesidir. Dahası, Dede
Korkut Hikâyeleri ve Korkut Ata kimliği
değişik sosyal ve beşerî bilimlerin bakış
açılarıyla açığa çıkarılabilecek veya
açıklanabilecek emsalsiz bilgileri muhafaza
eden Türk kültür tarihinin âdeta bir indeksi gibidir.
Dede Korkut Hikâyeleri Türk kültür
ekolojisinde yer alan en az iki bin
yıllık bir sözlü kültürel geleneğin anlatıcı,
dinleyici rol ve işlevleriyle on binlerce
emekçinin emeğiyle yarattığı bir şaheserdir.
Bu nedenle de Türk kültürünün pek
çok döneminden kesitler taşıyan kültürel
katmanlardan oluşmaktadır.
Bu özelliğinden dolayı da Türk kültürü
araştırmalarında Mehmed Fuad Köprülü’nün
tek başına Türk edebiyat tarihinin bütün
ürünlerinden daha ağır bastığına dair
sözü son derece doğru ve yerindedir.
ÜNİTE-4
SORULARLA ÖĞRENELİM
1. Soru
Mehmed Fuad Köprülü Türk edebiyatını nasıl tasnif etmiştir?
Cevap
Köprülü, İslâmiyetin Türklerin büyük bir çoğunluğu tarafından kabul edilmesini temel ölçüt olarak kullanmıştır. Buna göre Türk edebiyatı tarihi üç döneme ayrılmıştır:
1) İslâmiyet Öncesi Türk Edebiyatı
a) Sözlü Edebiyat
b) Yazılı Edebiyat
2) İslâm Uygarlığı Etkisindeki Türk Edebiyatı
A) Halk Edebiyatı
a) Anonim Halk Edebiyatı
b) Dinî Tasavvufî Halk Edebiyatı
c) Âşık Tarzı Halk Edebiyatı
B) Divan Edebiyatı
3) Batı Uygarlığı Etkisindeki Türk Edebiyatı
2. Soru
Ozan-Baksı Edebiyatı hangi dönemi kapsamaktadır?
Cevap
Türk edebiyatının ilk yaratıcıları olan “kam”ların (şamanların),toplumsal iş bölümünün gelişmesiyle ortaya çıkan “ozan”lar ve “baksı”ların oluşturduğu sözlü edebiyat geleneği, “Ozan-Baksı Edebiyat Geleneği” olarak adlandırılmaktadır. Başlangıçtan İslâmiyetin kabulüne ve yeni edebiyat geleneklerinin ortaya çıkmasına kadar olan dönemin “Ozan-Baksı Edebiyat Geleneği” olarak ele alınması son derece doğru ve yararlıdır.
Cevap
Şiirlerini saz eşliğinde söyleyen olağanüstü güçlere sahip halk şairi, kam.
Cevap
Olağanüstü güçlere sahip şiir söyleyen musiki ile sihir ve tedavi yapan hekim, kam.
5. Soru
Dinin dünya görüşüne be bunun da edebiyata yansıması nasıl olmaktadır?
Cevap
Din bir milletin dünya görüşünü oluşturmada son derece önemli bir kaynaktır. Dünya görüşü kısaca, bir topluluğun dünya ve kâinatın nasıl bir sistem içinde işlediğine dair temel kabulleri olarak tanımlanabilir. İster sözlü isterse yazılı olsun edebî eserleri yaratanlar, doğal olarak dünya görüşlerini ve düşünüşlerini de dışa vurup ürünlerine yansıtacaklardır. Hatta bazı eserler sırf bu amaçla oluşturulacaktır. Bu tür bir dünya görüşü-edebiyat ilişkisi evrensel olarak bütün edebiyat geleneklerinde kolayca görülebilir
Cevap
Şamanist dünya görüşüne göre bireyleri ve toplumunu, kötü ruhların etki ve eylemlerinden koruyan, hastalıkları iyi edebilen, Gök Tanrı’yla ve Erlik adlı yeraltında yaşayan kötülük ruhuyla görüşüp anlaşabilen, ata ruhları ve Tanrı’nın verdiği yeteneklerle lağanüstü özelliklere sahip olduğuna inanılan kişi.
Cevap
İnsanla hayvan ve bitkiler arasında bir akrabalık ilişkisi olduğuna dair inanç
Cevap
Büyü ve durugörüye dayalı ve tek tanrılı olabilen bir kabile dini.
9. Soru
Türkler ilk tarih sahnesine çıktıklarında nasıl bir toplum yapısına sahiptiler?
Cevap
Türklerin tarih sahnesine çıktıkları Güney Sibirya Ormanları ile Altay Dağları arasındaki üçgende, tarih öncesi dönemde önce kadınların hakim olduğu anaerkil bir toplum yapısı içinde yaşadıkları bilinmektedir. Kadını üstün cins, erkeği ikincil bir cins olarak kabul eden ve küçük gruplar hâlinde yaşayan bu toplulukların dinî, siyasi ve ruhani liderleri Türkçe “kam” adı verilen kadın şamanlardı. “Ak Ana” da dedikleri, Umay Tanrıça’ya kâinatın yaratıcısı olarak inanıyorlardı.
10. Soru
Kök Tenri ve Gök Tanrının oluşum süreci nasıl olmuştur?
Cevap
Demir ve benzeri metallerden silah yapmaya başlayan yeryüzündeki ilk üç bölgeden birisi olan Altay’daki bu Ön-Türkler (Proto-Türkler) demircilerin de kadınlar gibi kam (şaman) olabilmesiyle, kadın hakimiyetininin yerine erkek hakimiyetini oluşturdular. Bu yeni oluşan ataerkil erkek egemen yapıda Umay Tanrıça’nın yerini eril niteliklere sahip “Kök Tenri” veya “Gök Tanrı” aldı.
11. Soru
Şamanizmde hangi kültler vardır?
Cevap
Bu inanç sistemine bağlı olarak kutsal kabul edilen cisim ve varlıklar etrafında tapınma amaçlı inanç ve düşünce örüntüsü olan kültler oluşmuştur. Geleneksel ve bu en eski Türk dünya görüşüne göre kabul edilen kültlerden başlıcaları; atalar kültü, su, yer, dağ, ağaç, orman, ayı, at, ay, güneş, yıldızlar, bozkurt, turna, kartal, demir ve ateş kültleri sayılabilir.
12. Soru
Maniheizm nedir?
Cevap
Mani adlı bir kişi M.S. III. yüzyılda Mezopotamya’da kendi adıyla anılan bir din kurmuştur. Mani dini, iki prensip iyi-kötü, karanlık-aydınlık, nur-zulmet üzerine kurulmuştur. Buna göre yaşadığımız dünya iyi ve kötü unsurların birleşmesinden meydana gelmiştir. Bu dinin mensupları İpek Yolu’yla gittikleri Orta Asya’da onu, Türk İmparatorluğu’nu yönetmekte olan Uygur Türklerine tanıtmışlardır. Uygurlar, Maniheizmi, VIII. yüzyılda Böğü Kağan zamanında 762 yılında resmî devlet dini olarak kabul etmişlerdir.
13. Soru
Maniheist Türk edebiyatı kimler tarafından oluşturulmuştur?
Cevap
M.S. 840 yılında Kırgızlar tarafından iktidardan indirilen Uygur Türkleri Doğu Türkistan’a, Hoço bölgesinde yaşayan Türklerin yanına yerleşerek zaman içinde Mani din ve dünya görüşüne dayalı pek çok tercüme eser içeren zengin bir “Maniheist Türk edebiyatı” meydana getirmişlerdir.
14. Soru
Budizm hangi Türkler tarafından kabul edilmiştir?
Cevap
Budizm M.S. III-IV. yüzyıllarda Doğu Türkistan’da kurulan manastırlarla önce Karluk Türkleri arasında yayılmaya başlamıştır. Daha sonraları Göktürk Kağanı Topo Han Budizmi kabul etmiş ve Budizmin Türkler arasında yayılması yaygınlaşmıştır. Ancak Budizmin Türkler arasında uzun süre kalıcı olduğu yer Manihesit Uygurların 840’tan sonra yoğun olarak yerleştiği Doğu Türkistan’dır.
15. Soru
Musevilik hangi Türk İmparatorluğunda ilk kabul edilmiş ve günümüzde hangi bölgelere yayılmıştır?
Cevap
M.S. VIII-X yüzyıllarda Kafkaslar’dan Moskova yakınlarına, Hazar Denizi’nden Macaristan sınırlarına kadar uzanan geniş bir Türk devleti olan Hazar İmparatorluğu’nda özellikle yönetici sınıflar tarafından 740 yılında kabul edilmiştir. Bu Musevî Türklerin soyu, sayıları çok azalsa da günümüzde Karay Türkleri ve Kırımçak Türkleri adlarıyla, Kırım, Ukrayna, Polonya, İsrail, ABD, Fransa ve Litvanya’da yaşamaktadırlar.
16. Soru
Anadolu hristiyanlığı ilk kim kabul etmiştir ve günümüzde nerelerde yaşamaktadırlar?
Cevap
Karaman Türkleri Anadolu’da Hristiyanlığı kabul etmişler, 1923’ten sonra Yunanistan’a göç ettirilmişlerdir. Günümüzde, Moldovya, Gagauzyeri Muhtar Devleti’nde, Ukrayna, Bulgaristan ve Yunanistan’da yaşayan Gagauz Türkleri başta olmak üzere Ukrayna’da Azak Denizi kıyısında yaşayan Urumlar, Ukrayna ve Rusya’da yaşayan zorla Hristiyanlaştırılmış Kreşen Tatarları, şekil olarak Hristiyanlaşmakla birlikte şamanizmin daha etkili olduğu Çuvaş, Hakas, Altay ve Saha (Yakut) gibi Türk boyları arasında Hristiyanlık yaygındır.
17. Soru
Hristiyan Türklerin edebiyatları hangi dillerdedir?
Cevap
Hrsitiyan Türklerin M.S. XII. yüzyıldan başlayarak Ermeni, Latin, Gotik, Yunan ve Kiril harfleriyle Türkçe olarak yazılmış son derece zengin bir edebiyatları vardır.
18. Soru
Türklerin en eski sözlü edebiyat türleri nelerdir?
Cevap
Kamların olağanüstü güçlerle ve ruhlarla iletişime geçme yeteneklerine inanılması, onların en temel özelliğiydi. Bu bağlamda, kamların olağanüstü güçlerle kurduklarını düşündükleri iletişimlere dair memoratlar ve iletişime geçmek için şiir şeklinde söyledikleri “alkış”lar (dua) da en eski sözlü edebiyat türlerimiz olarak düşünülebilir.
19. Soru
Kamlıktan ayrılarak yeni oluşan toplumsal düzende yeni uzmanlık alanları nelerdir?
Cevap
Kamlıktan ayrılarak oluşan bu yeni uzmanlıklardan bazıları “otaçı” (doktor), “emçi” (ilaç yapan, eczacı), “sınıkçı” (kırık ve çıkıkları tedavi eden, ortopedisyen), “büyücü” (iyi veya kötü büyü yapan kişiler), “sığıtçı” (yug denilen cenaze törenlerinde, yas ve matem tutturmak amacıyla profosyonel ağıt söyleyiciler), “bakıcı” (kayıp olanı, suya ve aynaya bakarak bulan, falcılık yapan, gelecekten haber verenler) ve “ozan” olarak sayılabilir.
20. Soru
Ozanlar Türklerde nasıl bir görev üstlenmişlerdir?
Cevap
Bozkırda eksik olmayan mera veya otlak kavgalarının yanısıra dış düşmanlara karşı toplumu koruyan kahramanların hayatları etrafında epik destanları oluşturarak topluluklar karşısında anlatanlar ozanlardı. Obadan obaya gidip destanlar anlatmanın yansıra gezdikleri gördükleri yerde olup biteni gittikleri yerlerde bulunanlara haber olarak da iletiyorlardı. Dahası, bir atasözünün “devlet giden yere ozan ile baksı gelir” dediğince, ozanların bir kısmı doğrudan doğruya devlet görevlisi gibiydiler. Bebeklere ad koymada, ev eğlencelerinde, düğünlerde, şenliklerde, şölenlerde, kurultaylarda ve savaşlarda ozanlar olmazsa olmaz konumundaydılar.
21. Soru
Baksılık sistemi hangi inanışlar sonucunda doğmuştur?
Cevap
Budizmin ve Maniheizmin, Türk kültür yapısı içinde, kamlık, bakıcılık ve ozanlık kurumlarını kendi öğretileri doğrultusunda karıştırarak oluşturduğu yeni ve melez yapı “baksı”lıktır. Bu yeni kurumun mensupları bir yönüyle “bağşı” idiler. Bağşı “öğretmen” veya “eğitmen” anlamıyla Budizmle birlikte gelirken, “kam”, “ozan” ve “bakıcı”yla karışarak “baksı”yı oluşturmuştu.
22. Soru
Baksıların toplumdaki görevleri nelerdir?
Cevap
Baksılar, tıpkı kamlar gibi olağanüstü güçler ve ruhlarla iletişim kurabiliyor, ozanlar gibi kahramanlara dair destanlar söyleyebiliyor “bakıcı”lar gibi fal bakıp kayıp şeyleri buluyor ve gelecekten haber verebiliyordu. Ancak, inanç ve dünya görüşü olarak çok yüzeysel de olsa Budizme ve daha sonraları da Maniheizme bağlıydılar. Baksı sözcüğü değişik Türk topluluklarında “bahşi”, “bakşi” ve “bağşı” şeklinde telaffuz edilmiştir.
23. Soru
Ozan-Baksı edebiyat geleneği üzerine hangi halk edebiyatı gelişmiştir?
Cevap
Ozan-Baksı edebiyat geleneği temelleri üzerinde ilk olarak, kamlıktan da izler taşıyan mistik ve sufilik felsefesiyle İslâm dini ve dünya görüşünü yaymayı amaçlayan Hoca Ahmet Yesevî’nin XII. yüzyılda tekke kurumu etrafında oluşturduğu, Dinî-Tasavvufî Halk Edebiyatı geleneği yükselecektir.
24. Soru
Ozan-baksılık geleneği hangi edebiyat tarzıyla tamamen yok olmuştur?
Cevap
Dinî-Tasavvufî âşıklardan Yunus Emre gibilerinin karşısında yaşama zeminlerini aybeden, değişen toplumsal yapıya ayak uydurup değişemeyen ve eski dünya görüşünün ve kültürel tarzın temsilcisi gibi görülüp âdeta “çağdışı” damgası yiyen ozan-baksılık geleneği asıl öldürücü darbeyi XVI. yüzyıl sonlarında kahvehane merkezli olarak ortaya çıkan Âşık Tarzı Edebiyat geleneğinden yiyecektir.
25. Soru
Aşık Tarzı Edebiyat Geleneği ozan-baksı geleneğini nasıl etkilemiştir?
Cevap
Kahvehanelerin XVI. yüzyılın yarısından itibaren din dışı ve sadece sohbet edilip eğlenilen, sosyalleşilen bir sosyal kurum olarak ortaya çıkması kültürümüzde son derece önemli değişikliklere yol açmıştır. Bunlardan birisi de, Dinî-Tasavvufi Âşık Edebiyatından etkilenen ama onlar gibi insanları irşat edip din namına nasihat etmekten çok insanları sanatlarıyla eğlendirip hoşça vakit geçirmelerini sağlamak isteyen, din dışı karaktere sahip Âşık Tarzı Edebiyat Geleneğidir. Bu yeni sözlü edebiyat geleneği ozan-baksı geleneğinin sığındığı son işlev olan eğlendirmeyi de elinden alınca, ozan-baksı edebiyat geleneği işlevsizleşerek ortadan kalkar.
26. Soru
Aprunçır Tigin kimdir?
Cevap
Adını bildiğimiz en eski Türk ozanı Aprunçır Tigin’dir.
27. Soru
Budizm ve Maniheizm dönemi ozan-baksıları kimlerdir?
Cevap
Budizm ve Maniheizm döneminden adını bildiğimiz ozan-baksılarsa; Kül Tarkan, Çuçu, Kiki, Prataya Şiri, Seli Tutung, Asıg Tutung, Çısuya Tutung ve Kalım Keyşi’dir.
28. Soru
Ozan-baksı edebiyatında Türk sözlü şiirin biçimsel özellikleri nelerdir?
Cevap
Ozan-baksı döneminde de Türk sözlü şiirinin dörtlükler hâlinde oluşturulması ve bu günkü uygulamanın tam tersine mısra başında çoğunlukla sessiz harflerle yapılan kafiye biçimine, kafiyelenişin bazen hem mısra başında hem de sonda olabilmesi dikkat çekicidir. Özelikle ozan-baksı geleneğinin İslâmiyetin kabulünden sonra devam eden döneminde meydana getirildiği düşünülebilen Dîvânu Lugâti’t-Türk’teki pek çok şiir örneği günümüz örneklerine çok daha yakın tür ve şekil özellikleri taşımaktadır.
Cevap
Günümüzde de yaygın olarak kullanılan koşma şeklinin Türk edebiyatında ilk görüldüğü biçimdir. Koşug terimi “şiir”, “nazım”, ve “beyit” anlamlarını da karşılamıştır. Bir edebiyat terimi olarak “koşug” günümüzde de Tıva, Şor, Altay, Kırgız, Kazak, Hakas, Karakalpak, Saha (Yakut) gibi Türk boylarının halk şiiri geleneklerinde “koşık”, “koşak”, “koşok” ve “kosık” şekillerinde yaşamaya devam etmektedir. Koşuk dörtlüklerle kurulu şiir demektir.
Cevap
En eski şekli “koşag”tan “koşan”a ve “kojong” dönüştüğü düşünülen bir edebiyat terimidir. Koşag şekli doğrudan “koşug”la ilişkili olmalıdır. Altay Türkleri arasında “kojong” şekliyle günümüzde yaşamaktadır. Kojong Altay Türkçesinde “şarkı, türkü” anlamına gelmektedir.
Cevap
Bu sözcüğün her iki şekli de ozan-baksı döneminde kullanılmıştır. Bu kullanım şekilleri Dîvânu Lügâti’t-Türk’te “yır koşmak : koşma, türkü oluşturmak, yır koşulmak : şiir oluşturulması”, “yırlamak” veya “ırlamak”: her ikisi de şarkı söylemek anlamına gelmekteydi. Bu kökten “yıragu: çalgıcı, şarkıcı ve çağırıcı” kelimesi türetilmişti. Ir/yır kelimesinin “ırlamak, yırlamak” ve “cırlamak” şeklindeki kullanımları Türk dünyasında günümüzde de yaygın olarak kullanılmaktır. Bu köklerden türetilen “ırçı”, “yırçı” ve “cırçı” şair anlamındadır.
Cevap
Ozan Aprunçır’ın bir şiirinde “şiir” anlamında kullanıldığı düşünülen bu kelime şiirin bestesi ve ezgisi anlamındadır. Günümüzde de bu kelimeden türetilen “küy”, “küglemek” ve “küylemek” şekilleri, Türk dünyasında “ses”, “müzik”, “beste”, “hava” veya “ezgi” anlamında kullanılmaktadır.
Cevap
Budist Uygur metinlerinde karşımıza çıkan “takşut” kelimesi “şiir, nazım, beyit” anlamında kullanılmıştır.
Cevap
Takşut kelimesiyle aynı kökten geldiği düşülen bu kelime “kalabalık karşısında ezbere söylenen şiir” anlamındadır. Tıpkı “koşug” gibi “dörtlüklerden oluşan şiir” anlamını da içermektedir. Günümüzde, Altay Türkçesi’nde “takpakçı: şarkıcı ve şakacı” anlamlarıyla yaşamaktadır.
35. Soru
Dede Korkut hikayelerinin biline kaç yazma nüshası vardır ve nerededirler?
Cevap
On iki hikâyeden meydana gelen ve tam adıyla “Kitâb-ı Dedem Korkut AlâLisân-ı Tâife-i Oğuzan” olan Dede Korkut Hikâyeleri’nin bilinen iki yazma nüshası vardır. Birincisi, on iki hikâyeden oluşmaktadır ve Berlin Dresden Kütüphanesi’ndedir. Türkiye’de ilk defa 1916 yılında Kilisli Rıfat Bilge tarafından yayınlanmıştır. Dede Korkut Hikâyeleri bu yayından sonra Türkiye’de tanınmış ve dünyada da pek çok araştırmacının dikkatini çekmiştir. İkinci Dede Korkut yazmasıysa, altı hikâyeden oluşmakta ve “Hikâyet-i Oğuznâme-i Kazanbey ve Gayri” başlığını taşımaktadır. Bu yazma Vatikan kütüphanesindedir.
36. Soru
Dede Korkut Hikayeleri üzerine yapılan çalışmaların en dikkate değer olanları kimler tarafından yapılmıştır?
Cevap
Dede Korkut üzerine Türkçe ve pek çok dilde yapılan araştırmalar bini aşkın olmakla birlikte iki nüshayı da karşılaştırarak okuyan Muharrem Ergin ve Orhan Şaik Gökyay’ın çalışmaları en dikkate değer okunmuş metinler durumdadır.
37. Soru
Dede Korkut Hikayeleri nasıl ve ne zaman oluşmuştur?
Cevap
Bu konuda henüz kesinleşmiş bir sonuç yoktur. Ancak, Dede Korkut Hikâyeleri Anadolu’nun doğusunda XII, XIII, XIV. yüzyıllarda buraya yerleşip vatanlaştıran Oğuz Türkleri özellikle de bölgede devlet kuran Akkoyunlular arasında yaşananların ozanlarca anlatılarak destan geleneğince işlenip yayıldığına dair düşünceler hakimdir. Bu düşüncenin oluşmasında başta Akkoyunlu, Bayındır Han, Gürcistan, Trabzon, Bayburt, Mardin ve benzeri Anadolu’yla kısmen Azerbaycan sahasına ait yer ve kişi adlarından hareket eden tarihçi yaklaşım rol oynamaktadır.
38. Soru
Dede Korkut kimdir?
Cevap
Dede Korkut sadece Oğuz Türklerinin hakim olduğu Türkmenistan, Azerbaycan ve Türkiye sahasında tanınan bir kişi ve kimlik değildir. Korkut Ata adıyla Dede Korkut, bütün Türkistan’da Kıpçak Türkleri arasında da tanınan ve hakkında mitler, efsane, menkıbe ve memoratlar anlatılan mitolojik bir kişiliktir. Ona ait, Kazakistan Sırderya nehri kıyısında bir türbe vardır. Anlatılan mit, efsane ve menkıbelerde o, kopuzu ve adıyla anılan ezgileri icat eden mitolojik bir kültürel kahramandır.
Cevap
Dede Korkut’un bin yıl yaşadığı ve ömrü boyunca ölümden kaçtığı rivayet edilir. “Yelmaya” adlı devesiyle dünyanın dört bucağını gezmiştir. Gezdiği yerlerde mezar kazan insanları görünce kimin mezarını kazdıklarını merak edip sormuş ve onlardan “Korkut’un kabrini..” cevabını almıştır. Bunun üzerine yurduna dönmüş ve ırmak üzerinde yaşamaya başlamış ve içindeki ölüm korkusunu yenmek için devesinin derisinden yaptığı kopuzla yaşam üzerine ezgiler çalıp söylemiştir. O âdeta, yaşam üzerine türkülerle ölümü yenmeye çalışmıştır.
40. Soru
Elimizde olan Dede Korkut Hikayeleri kim tarafından kaleme alınmıştır?
Cevap
Uzmanlara göre, elimizegeçen iki yazma da aynı metnin küçük değişiklikler içeren kopyalarıdır. Hikâyelerin elimizdeki şeklinin XIV. veya XV. yüzyılda Akkoyunlu sahasında muhtemelen tekke âşıklarının tesiri altındaki ozan-baksı geleneği mensubu bir ozanın icrasını dinleyen tekke mensubu bir kişinin kalemiyle yazıya geçtiği düşünülmektedir.
41. Soru
Türkistan sözlü kaynaklarında Korkut Ata nasıl anlatılmıştır?
Cevap
Türkistan sözlü kaynaklarındaki Korkut Ata’nın yeni din ve dünya görüşüne dahası yeni coğrafya ve vatana dönüştürülme sürecine uygun bir versiyonu karşımıza çıkmaktadır. Oğuz’un gaybı bilicisi, kaybı bulucusu Dede Korkut; Hz. Peygamber zamanında yaşamış Mekke’ye giderek “hacı” ve “sahabe” olmuştur. Doğal olarak da gösterdiği olağanüstülüklerin kaynağı neredeyse Yunus Emre ve Hoca Ahmet Yesevî’ye bile örnek olabilecek vasıflarla donatılan coşkun bir “Allah dostu” veya müslüman veli, “Hak âşığı” profili olarak çizilmektedir.
42. Soru
Dede Korku ile ozanlık nasıl harmanlanmıştır?
Cevap
İkinci Dede Korkut gelmiş geçmiş en büyük ve en mükemmel ozandır. Ozanlığın sembolü ve örnek modeli konumundadır. Hikâyelerde, ozan olmaktan maksat Dede Korkut gibi olmaktır diyen ve hedef gösteren bir “gerçek ozan” profili sunulur. Bir başka cephesiyle, bu ozan âdeta Oğuz Türklerinin tanrısal olarak görevlendirilmiş koruyucu ruhudur. Sanki Oğuz Kağan dahil bütün “Oğuz ataları” bir arada eritilmiş ve hepsi bir arada Korkut Ata olarak kalıba dökülmüş gibidir. Belki de “atalar kültü” yeryüzünde en somut ve mükemmel biçimde Korkut Ata’nın şahsında anlatılmaktadır.
43. Soru
Kopuz ile Korkut Ata arasındaki bağ nedir?
Cevap
Türk kültüründeki geleneksel bütün telli ve yaylı sazların atası olan kopuzu Korkut Ata icat etmiştir. Halk İslâmın “şeytan icadı” diye aşağılamaya çalışmasından dolayı yapımını şeytandan öğrendiği şeklinde çerçevelense de Oğuzluk sembolü veya bayrağı gibi görülen kutsal bir nesnedir kopuz.
44. Soru
Dede Korkut hikayelerinin Türk kültürü açısından önemi nedir?
Cevap
Dede Korkut Hikâyeleri Türk kültür ekolojisinde yer alan en az iki bin yıllık bir sözlü kültürel geleneğin anlatıcı, dinleyici rol ve işlevleriyle on binlerce emekçinin emeğiyle yarattığı bir şaheserdir. Bu nedenle de Türk kültürünün pek çok döneminden kesitler taşıyan kültürel katmanlardan oluşmaktadır. Bu özelliğinden dolayı da Türk kültürü araştırmalarında Mehmed Fuad Köprülü’nün tek başına Türk edebiyat tarihinin bütün ürünlerinden daha ağır bastığına dair sözü son derece doğru ve yerindedir.
HALK EDEBİYATINA GİRİŞ-2
ÜNİTE-5 ÖZETİ
Tekke ve Tasavvufi Halk Edebiyatı Geleneği
Türkler IX. yüzyılda İslamiyeti kabul etmeye başlamışlardır. XII. yüzyılda İslamiyet Türklerin büyük bir kısmı arasında yaygınlaşmıştır ve bu dönemden itibaren Türk sosyo-kültürel yapısını etkileyen medrese ve tekkeler ortaya çıkmıştır.
Medrese eğitim ve öğretim amaçlı bir kurumdu. Medrese öğrencilerine softa, eğitmenlere müderris denirdi. Din adamları, hakimler, savcılar ve bilginler bu kurumlarda yetişirdi.
Tekkeler ise tarikat mensuplarının toplantı mekanlarıydı. Hemen her tarikatın en az bir tekkesi vardı. Müritler, tekkedeki en yüksek makam olan şeyhlerden el alır, yani özel bir törenle bir şeyhe ve onun öğretisini takibe söz vererek bağlanır ve şeyhin gözetimi altında yetişirlerdi. Müritler belirli gecelerde tekkelerde bir araya gelerek şeyhlerinin başkanlığında zikir çekerlerdi. Zikir çekmek, tarikatın öğretilerine göre ezgiyle kalıplaşmış dini ifadeleri belli sayıda topluca tekrar etmektir. Ayrıca bu toplantılarda çeşitli ritüeller ve sohbetler yapılırdı. Kıssahanlar dinleyenlere kıssa anlatırlardı. Kıssalar, dini ve ahlaki konuları ele alan ibret verici öykülerdir.
Tarikat ve tekkelerdeki ortak yaşayış, anlayış ve yorumlayışların dışa vurumu, ortak bir edebi anlayışı ortaya çıkarmıştır. Zaman içinde bu edebi anlayışın tür ve şekil özellikleri gelenekselleşerek kalıplaşmış, tekke ve tasavvufi halk edebiyatı geleneğini oluşturmuştur.
Tekke ve tasavvufi halk edebiyatı geleneğinin bilinen ilk şairi XII. yüzyılda Türkistan’ın Yesi şehrinde yaşamış olan Hoca Ahmed Yesevi’dir. Hoca Ahmed Yesevi kendi iman, ahlak ve fazilet anlayışını hikmet adını verdiği, Türklerin geleneksel şiir şekillerine uygun yazarak geniş kitlelere yaymıştır. Tekke odaklı yeni bir yaşayış biçimi başlatan bir mürşit ve mutasavvıftır. Öğretilerini takip edenlere Yesevi denir. Hoca Ahmed Yesevi’nin halifelerinden Hakim Süleyman Ata da tekke ve tasavvufi halk edebiyatı geleneğinin ilk şairlerinden biridir. Bu edebiyat geleneği şairleri, ozan-baksı edebiyat geleneğinden etkilenmişlerdir. Ozan-baksı edebiyat geleneğinden alınan unsurlar arasında ilahi bir ilhamla eser yaratma inancı, koşuk/koşma olarak bilinen dörtlüklerden oluşan nazım şekilleri, şiirleri müzik eşliğinde okuma sayılabilir. Ayrıca tekke ve tasavvufi halk edebiyatı geleneği Arap ve Fars edebiyatlarından da etkilenmiştir.
Tekke ve tasavvufi halk edebiyatı geleneği şairlerinin amaçları, İslam iman, ahlak ve faziletini onları bilmeyen insanlara ulaştırmaktır.
Tekke ve tasavvufi halk edebiyatı ve kültür geleneği, bu tarzın şairlerinin, önceki edebi geleneklerden aldıkları üzerine evrensel Allah inancını, Hz. Muhammed’in onun kulu ve elçisi olduğu bilincini ve Kur’an-ı Kerim’in indirilen son kitap, İslam’ın Allah katında tek din olduğu öğretisini ve bütün bunları içeren şekliyle İslamın amentüsünü, ek olarak o dönemin İslam medeniyeti, bilgi, bilim, sosyo-kültürel değerleri ve teknolojisini yan yana koyarak oluşturduğu sentezin adıdır.
Tekke ve Tasavvufi Halk Edebiyatı Geleneğindeki Nazım Şekilleri
Tekke ve tasavvufi halk edebiyatı geleneği hem sözlü hem de yazılı eserlere sahiptir. Tekke ve tasavvufi halk edebiyatında Divan edebiyatının aruzlu nazım şekilleriyle, Aşık tarzı geleneklerin heceli nazım şekilleri kullanılır. Eserlerin geniş kitlelere yayılması için, heceli nazım şekillerinden en çok koşma kullanılmıştır. Nazım birimi olarak da beyit veya dörtlük yer almıştır. Aruzla yazılan şiirlerde kaside, gazel, mesnevi, murabba, kıt’a, tuyuğ, terc-i bend, terkib-i bend, müstezat gibi nazım şekilleri kullanılmıştır. Aruzla yazılan şiirlerde, şairlerin çoğunun fazla eğitim görmemiş olmasından kaynaklanan aruz hatalarına sık rastlanır. Hece ile meydana getirilen şiirlerde daha çok yedili, sekizli ve onbirli hece ölçüleri kullanılmıştır. Yedili şiirlerde duraklar bazen 4+3=7, bazen de 3+4=7 iken, sekiz heceli şiirlerde ise 6+5=11 veya duraksızdır. Onbirli hecelerde ise 6+5=11, 4+4+3=11 veya duraksız mısralar yer alır. Heceli şiirlerde kullanılan nazım biçimleri mani, koşma ve destandır.
Tekke ve Tasavvufi Halk Edebiyatı Geleneğinde Şiir Türleri
Tekke ve tasavvufi halk edebiyatı geleneğinde şiir türü, işlenen konuyla belirlenir. Bu bağlamda, bu edebiyat tarzı şiir türlerini dörde ayırmak mümkündür:
- Allah Hakkında Yazılan Türler
Bu türlerin adları ve ele alınan konular:
- Tevhid (Allah’ın birliği, yüceliği ve sıfatlarını konu alır.)
- İlahi (Tanrı’yı öven ve O’na yalvarma konulu)
- Ayin (Mevlevi tarikatının ilahileri)
- Tapuğ (Gülşeni tarikatının ilahileri)
- Nefes (Alevi-Bektaşi ilahileri)
- Durak (Halveti ilahileri)
- Cumhur (Mevlevi ve Bektaşi dışındaki tarikatlarda okunan ilahiler)
- Münacat (Allah’a yakarış, esirgenmeye, bağışlanmaya ve duaya yönelik konular)
- Esma-i Hüsna (Allah’ın güzel ve şerefli adlarını konu edinir.)
Bu türün temsilcilerinden biri Ümmi Sinan’dır.
- Peygamber Hakkında Yazılan Türler
Temel konular
- Na’t (Hz. Muhammed’i övmek ve ona duyulan sevgi konulu)
- Siret’ün-Nebi (Hz. Peygamber’in hayatını ve erdemlerini konu edinen)
- Mucizat-ı Nebi (Hz. Muhammed’in mucizelerini ele alan)
- Hicret-name (Mekke’den Medine’ye göçü konu alan)
- Mirac-name (Hz. Muhammed’in Mirac’a çıkması konulu)
- Mevlid (Hz. Muhammed’in doğumu başta olmak üzere hayatını konu alan)
- Hilye (Hz. Muhammed ve diğer peygamberlerin, halifelerin iç ve dış güzellikleri konulu)
- Gevher-name (Allah’ın birliğini, Peygamberin ahlakını konu edinen)
- Dolap-name (Ağaçların kişiselleştirilmesi yoluyla onların ağzından Tanrı aşkının ifadesi konulu)
Yunus, bu türlerden örnekler vermiştir.
- Din ve Tasavvuf Büyükleri Hakkında Yazılan Türler
Temel konular:
- Medhiye (Dört halifeyi, ashab-ı kiramı, velileri övmeyi konu edinen)
- Mersiye (Din büyüklerinin ölümü konulu)
- Maktel-i Hüseyin (Hz. Hüseyin’in şehit edilişini konu alan)
Bu türün şairlerinden biri Eşrefoğlu’dur.
- Dini İnançlar ve Tasavvufi Düşünceler Hakkında Yazılan Türler
Temel konulardan bazıları:
- Vücut-name (İnsanın yaratılışı konulu)
- Nasihat-name
- İbret-name
- Fazilet-name (Hz. Muhammed ve dört halifenin faziletlerini konu alan)
- Fütüvvet-name (Esnafın uyması gereken ahlak kurallarını konu alan)
- Gazavat-name (Din düşmanlarıyla savaşı konu alan)
- Mansur-name (Hallac-ı Mansur’un hayatı)
- Minber-name
- Hikmet
- Şathiye
- Kıyamet-name
- Şefaat-name
- Devriye
- Nutuk
- Tarikat-name
- Nevruziye
- Düvazimam
Bu türün şairlerinden biri Azmi’dir.
Tekke ve Tasavvufi Halk Edebiyatında Düzyazı (Nesir) Türleri
Düzyazı dili sade ve işlektir. Bunun temel amacı geniş kitleler tarafından anlaşılmaktır. İlk örnekler arasında Kur’an tefsirleri, hadis kitapları, evliya menkıbeleri, İslam tarihleri, fütüvvet-nameler, menakıp-nameler, halk kitapları, fetih-nameler, gazavat-nameler yer alır. Sözlü kültür ortamında asırlardan beri oluşmuş Oğuz Kağan, Dede-Korkut hikayeleri, Köroğlu, Alpamış gibi destanlar İslami bir içerik kazandırılarak yeniden sunulmuştur. Yeni türden eserler de ortaya konmuştur.
Bu edebiyat türünde ilk örnekler, evliyaların hayat hikayelerini anlatan menakıp-namelerdir. Bunların ilk örneklerinden biri Satuk Buğra Han Destanıdır. Bu destan İslam içerikli ilk Türk epik destanlarındandır.
Bu edebiyat geleneği mensur, manzum-mensur ve manzum eserleri çoğunlukla Anadolu ve Balkanların Türkleşmesi ve İslamlaşmasını konu alır.
Anadolu’da tekke çevrelerinde yazılı eserlerin en önemlileri şunlardır:
Cenk-name, Hamza-name, Ebu Müslim-name, Battalname, Danişmend-name, Saltuk-name, Menakıp-name, Gazavat-name, Fetih-name, Fütüvvet-name, Fıkra, Şerh, Tevarih
Tekke ve Tasavvufi Halk Edebiyatının Temsilcileri
- XII. yüzyıl: Hoca Ahmed Yesevi, Edip Ahmed Yügneki, Hakim Süleyman Ata
- XIII. yüzyıl: Mevlana Celaleddin Rumi, Hacı Bektaş Veli, Sultan Veled, Ahmed Fakih, Şeyyad Hazma, Yunus Emre
- XIV. yüzyıl: Abdal Musa, Kaygusuz Abdal, Said Emre, Elvan Çelebi
- XV. yüzyıl: Hacı Bayram Veli, Akşemseddin, Eşrefoğlu Rumi, Kemal Ümmi, Emir Sultan, Ruşeni, İbrahim Tennuri
- XVI. yüzyıl: İbrahim Gülşeni, Ahmed Sarban, Bursalı Muhyiddin, Üftade, Şah İsmail Hatayi, Pir Sultan Abdal, Kul Himmet, Muhyiddin Abdal
- XVII. yüzyıl: Adem Dede, Elmalılı Sinan Ümmi, Niyazi-i Mısri, Oğlanlar Şeyhi İbrahim Efendi, Kul Nesimi, Aşık Virani, Nakşi-i Akkirmani
- XVIII. Yüzyıl: Bursalı İsmail Hakkı, Erzurumlu İbrahim Hakkı, Mahdum Kulu, Neccarzade Şeyh Rıza, Cemali, Üsküdarlı Haşim, Kul Şükrü, Nasuhi, Senayi, Mehdi, Mahvi
- XIX. Yüzyıl: Seyrani, Türabi, Salih Baba, Bitlisli Müştak Baba
- XX. Yüzyıl:Edib Harabi, Mehmed Nuri, Yozgatlı Hüzni, Aşık Molla Rahim, Deruni, Sıtkı, Zeynel Uslu Baba
ÜNİTE-5
SORULARLA ÖĞRENELİM
1. Soru
Türkler hangi yüzyılda İslamiyeti kabul etmişlerdir?
Cevap
Türkler IX. yüzyıldan itibaren İslâmiyeti kabul etmeye başlamışlardır. Türklerin çok büyük bir kısmı XII. yüzyılda İslâmiyeti kabul etmiştir.
2. Soru
Türkler İslamiyeti kabul ettikten sonra ortaya çıkan sosyo-kültürel kurumlar hangileridir?
Cevap
Bu süreçte ve özellikle XII. yüzyıldan sonra Türk sosyo-kültürel yapısı içinde ortaya çıkan ve onu yönlendiren dinamiklere sahip iki sivil ve sosyo-kültürel kurum vardır. Bunlardan biri “medrese” diğeriyse “tekke”dir. Bu iki önemli sivil sosyo-kültürel kuruma XVI. yüzyılın son çeyreğinden itibaren “kahvehane”ler eklenecektir.
3. Soru
Tekkeler kuruldukları yere ve büyüklüklerine göre hangi adları almışlardır?
Cevap
Tekkeler kuruldukları yerlere, büyüklük küçüklüklerine ve işlevlerine göre “dergâh”, zaviye”, “hangâh”, olarak adlandırılmışlardır.
4. Soru
Medrese öğrencilerine ne ad verilir?
Cevap
Medrese, eğitim ve öğretimin merkezi ve kültürel hayatın kaynağı konumundaydı. Medreselere giden öğrencilere “softa” adı verilirdi.
5. Soru
Tekke öğrencileri kimler tarafından eğitilirlerdi?
Cevap
Öğrenciler medreselerdeki en yüksek makam olan “müderris”ler (profesör) tarafından eğitilirlerdi.
6. Soru
Medreselerden kimler yetişmiştir?
Cevap
Din adamları, hakimler, savcılar ve bilginler buradan yetişirlerdi.
7. Soru
Medreselerin eğitim dili nedir?
Cevap
Medresenin eğitim dili Arapçadır. Medreselerden yetişmiş ünlü bilginlerin büyük bir çoğunluğu eserlerini Arapça olarak kaleme almışlardır.
8. Soru
Medreselerde hangi dilin öğrenilmesi hoş karşılanmazdı?
Cevap
Medrese, “Her kim öğrenir ise lisân-ı Fârisi / südûr eder ondan dinin yarısı” (Kim Farsça öğrenirse, dinin yarısı gider) diyerek Farsça öğrenmeye karşı savaş açmışsa da, edebiyata meraklı bilginler özellikle de Mevlevi meşrep olanlar Farsçayı da öğrenmiş ve öğretmişlerdir.
9. Soru
Medreseden yetişen edebiyata meraklı bilginlerin verdiklere eserlere ne ad verilmektedir?
Cevap
Şeriat (İslâm hukuku) esaslarının öğretiminin hakim olduğu medreselerden yetişen edebiyata meraklı bilginler Arap ve Fars edebiyatlarından tür, şekil, aruz ve mevzularıyla birlikte mazmunlar da alarak meydana getirdikleri manzum ve mensur eserlere “Divan Edebiyatı” veya“Eski Türk Edebiyatı” ya da “Klasik Edebiyat” gibi adlar verilmektedir.
10. Soru
Tekkelerde ne tür insanlar yetiştirilir?
Cevap
Tekkeler ise medreselerin dışında ve tamamen başka dinamiklerle kurulan ve evrilerek gelişen, esasen dinî çevreler olmakla birlikte medrese mezunu bilginlerle kıyaslanamayacak derecede serbest düşünceli insanlar yetiştiren yerlerdir.
11. Soru
Tekkelerdeki en büyük makam kimlerindir?
Cevap
Tekkelerdeki en yüksek makam şeyhlerindir. Müritler şeyhlerden el alırlar onların gözetim ve denetimleri altında yetişmeye çalışırlardı.
12. Soru
Zikir çekmek nedir?
Cevap
Tarikatin icra töresine göre belli bir ezgiyle belirli sayıda kalıplaşmış dini ifadeleri topluca tekrar etmek.
13. Soru
Tarikatlarda belli gecelerde yapılan etkinlikler nelerdir?
Cevap
Tarikatlara katılmış insanlar belirli gecelerde şeyhlerinin başkanlığında toplanarak o tarikatın yol ve yöntemlerine uyarak “zikir çekerler” veya ilahiler söylerler, törenlerde çeşitli ritüel ve pratik leri gerçekleştirirler, helva sohbetleri yaparlar, Karagöz-Hacivat oyunları seyrederek ve kıssahanların okuduğu kıssaları dinleyerek eğlenirlerdi.
14. Soru
Mevlivihanelerde neler yapılırdı?
Cevap
Mevlevihanelerde raks (dans) ve musiki ön planda yer tutardı. Mevlevihanelerde (Mevlevi tekkeleri) en büyük zevk, mesnevî okuyuculardan (mesnevihan) Mesnevi dinlemek, ney (üflemeli bir çalgı) ve kudümün (vurmalı bir çalgı) eşliğinde “sema” yapmaktır.
15. Soru
Bektaşi tekkelerinde yapılan törenler nelerdir?
Cevap
Bektaşi tekkeleriyse neredeyse kayıtsızlık olarak nitelendirilebilecek olağanüstü bir hoş görüyle ve yaşam sevincini ön planda tutan tasavvufî bir neşeyle doludur. Bektaşi ayin ve törenleri de diğer tarikatlardan farklıdır. Bu tarikatta da, bağlamayla çalınan musikinin ve “semah” olarak adlandırılan dinîritüel mahiyetindeki raksın son derece önemli bir yeri vardır.
16. Soru
Tekke ve Tasavvufi Halk Edebiyatı Geleneği nedir?
Cevap
Tarikatlar ve tekkelerindeki ortak amaca yönelik ortak yaşayış, anlayış ve yorumlayışların dışa vurumu, ortak bir edebî anlayışı da ortaya çıkarmıştır. Zamanla bu yeni edebî anlayışın tür ve şekil özellikleri gelenekselleşerek kalıplaşmıştır. Büyük bir kısmı doğrudan ayin ve törenlerde okunmaya ve eşliklerinde tarikata has ritüel ve pratiklerin (ayin ve duaların) yapılması için üretilmiş olan ve bu tür sosyo-kültürel bağlamlarda tüketilen manzum ve mensur edebî ürün ve süreçlerin tamamı “Tekke ve Tasavvufî Halk Edebiyatı Geleneği” olarak adlandırılır.
17. Soru
Hoca Ahmed Yesevi kimdir ve ne yapmıştır?
Cevap
XII. yüzyılda, Türkistan’ın Yesi şehrinde, Hoca Ahmed Yesevî İslâm iman, ahlak ve faziletini tasavvufî prensipler olarak yaşayıp bunları “hikmet” adını verdiği ve Türklerin yüzyıllardır kullandıkları geleneksel şiir şekillerinde göçerevli geniş kitlelere tanıtıp yaymıştır. Hoca Ahmed Yesevî, tekke kurumu etrafında odaklanan yepyeni bir yaşayış biçimi başlatan; yol, yöntem kurucu bir mürşit ve mutasavvıftır.
18. Soru
Yesevilik nedir?
Cevap
Hoca Ahmed Yesevî’nin kurduğu düşünüş ve yaşayış yolu “Yesevîlik” adı ve şekliyle yayılmış ve tasavvuf çoğunlukla bu adla bilinmiştir.
19. Soru
Tekke ve Tasavvufi Halk Edebiyatının bilinen ilk şairleri kimlerdir?
Cevap
Yesevîliğin kurucusu Hoca Ahmed Yesevî ile onun Hakim Süleyman Ata gibi halifeleri, Tekke ve Tasavvufî Halk Edebiyatı geleneğinin bilinen ilk şairleridir. Bu bağlamda bu şairleri Yusuf Has Hacib, Kaşgarlı Mahmud ve Edib Ahmed Yügneki’nin ortaya çıkış zeminini hazırlayanlar arasında görmek gerekir. Özellikle de Edip Ahmed Yügneki’yi, Yesevî’yle benzeşen bir oluş içinde bulunan ve onun çağdaşı olan bir başka “Hak âşığı” olarak düşünmek mümkündür.
20. Soru
Tekke ve Tasavvufi Halk Edebiyatının ilk şairleri ozan-baskı edebiyatından nasıl etkilenmişlerdir?
Cevap
Ozan-baksı edebiyat geleneğinden alınan bu geleneksel unsurlar arasında sanatçı kişiliğe geçişi sağladığına inanılan rüya motifi veya ilahî bir ilhamla eser yaratma inancı; hece ölçüsü, bu ölçüyle yaratılan koşuk/koşma adıyla bilinen dörtlüklerin esas olduğu nazım şekilleri; şiirleri müzik eşliğinde ve gerektiğinde irticalen icra ve hatta bu icralara eşlik eden raks (dini dans) sayılabilir.
21. Soru
Tekke ve Tasavvufi Halk Edebiyatının ilk şairleri Arap ve Fars edebiyatından nasıl etkilenmişlerdir?
Cevap
Arap ve Farslardan aruz ölçüsü ve almaya değer gördükleri nazım tür ve şekilleriyle de bu yeni edebî geleneği zenginleştirmişlerdir.
22. Soru
Mutasavvıf Şairlerin en büyük yenilikleri ve amaçları nedir?
Cevap
Türk kültür tarihinde yeni bir olgu ve görüngü olarak ortaya çıkan bu mutasavvıf şairlerin en büyük yenilikleri teleolojiktir. Teleolojik “amaç veya edim bilim” olarak Türkçeleştirilirse de bu bağlamda söz konusu şairlerin eserlerini yaratış ve icra ediş amaçları olarak tanımlayabiliriz.Buna göre, Hoca Ahmed Yesevî ve takipçileri olan şâirler ki onlar “Âşık” olarak adlandırılmayı yeğlediler- anlatım tutumlarını iman ve inançlarını propaganda etmeyi (irşad ve tebliğ) amaçlayan bir anlayış ve yorumlayışta yoğunlaştırdılar. Bunların amacı, Hz. Muhammed’in İslâmı anlatıp tebliğ etmede “İyilikleri emredip kötülüklerden sakındırmayı” temel ilke olarak göstermesinden hareketle hikmet veya şiir söylemekten maksat İslâm iman, ahlak ve faziletini tebliğ etmek, onları bilmeyen insanlara ulaştırmaktır. Bu olgu, irşat yani karanlıkla eş anlamlı olan “küfrü” aydınlatma ve belli yol ve yöntemlerle kendini rafine edip kalp ve kararını temizleyen insanların bu hâl ve hâller için yapacağı iç yolculuklara uygun vasıflarla donatmak demektir.
23. Soru
Kam ve eren nedir?
Cevap
Kam, Tanrı ve tanrısalla iletişime geçebilen, bilinen, sıradan, olağan dünya şartlarını “aşkın” kişi demektir. Türk sosyo-kültürel bağlamında Tanrı ya da tanrısal eren atalarca “seçilen” bu kişiler manevi olarak atalar arasında yer alan ulu kamlar tarafından yetiştirilir ve insanlara iyilik yaparak topluma hizmet ederek erdemle donanır ve olağanüstü nitelikler gösterebileceği yüce vasıflara ererek, erginleşir “eren” olur.
24. Soru
Dede Korkut ve kazak rivayetleri ile erenlik arasındaki bağ nedir?
Cevap
Oğuz rivayetlerinde, Peygamberin yanına giderek ashaba dâhil olma gibi birkaç dinî motifle İslâmileşmiş olarak karşımıza çıkan Dede Korkut budur. Bunun daha eski veya arkaik özellikleriyle karşılaştığımız Kazak rivayetlerinde ise çalgılar ve havalaricat eden, ömrü boyunca ölümden kaçmaya çalışan filozofik özellikleri ağır basan mitolojik bir kahramanla karşılaşıyoruz ki bu kamlık veya şamanlık zemini üzerinde yükselen erdemli bir kahraman daha doğrusu “eren”den başka bir şey değildir.
25. Soru
Türk Tekke ve Tasavvufî Halk Edebiyatı ve Kültür Geleneği nedir?
Cevap
Kendinden önceki edebî gelenekten bu aldıklarının üzerine evrensel Allah inancını, Hz. Muhammed’in onun kulu ve elçisi olduğu bilincini ve Kur’an-ı Kerim’in indirilen son kitap, İslâmın Allah katında tek hak din olduğu öğretisini ve bütün bunları içeren şekliyle İslâmın amentüsünü ve o dönemin İslâm medeniyeti bilgi, bilim, sosyo-kültürel değerleri ve teknolojisini yanyana koyarak oluşturduğu terkibin (sentezin) adı: Türk Tekke ve Tasavvufî Halk Edebiyatı ve Kültür Geleneği’dir.
26. Soru
Tekke ve Tasavvufi Edebiyat geleneğinde hangi kültürün etkileri vardır?
Cevap
Tekke ve Tasavvufî Halk Edebiyatı geleneği hem sözlü kültür hem de yazılı kültür ortamlarında üretilmiş eserlere sahiptir. Bu nedenle de bir yönüyle yazılı diğer yönüyle de sözlü edebiyat özellikleri gösterir. Bu durum bu edebiyat geleneğinin diline de yansımış gibidir.
27. Soru
Tekke ve Tasavvufî Halk Edebiyat türünün dili, Halk Edebiyatına yakınsa nasıl özellikler içerir?
Cevap
Genel olarak bu edebiyat geleneğinin dili Halk Edebiyatı ürünlerinde kullanılan dile yakınsa da onda yüksek tahsili olmayan orta seviyedeki halkın kullandığı Arapça ve Farsça kelimelere de rastlanır. Bu edebiyat geleneğinin kendine has bir nazım şekli, vezni ve kâfiye sistemi yoktur.
28. Soru
Tekke ve Tasavvufî Halk Edebiyatında hangi nazım şekilleri kullanılır?
Cevap
Tekke ve Tasavvufi Halk Edebiyatında Divan Edebiyatının aruzlu nazım şekilleriyle ozanbaksı ve âşık tarzı geleneklerin heceli nazım şekilleri kullanılır. Özellikle de eserlerinin geniş halk kitlelerince daha iyi anlaşılmasını isteyen mutasavvıf (tasavvuf öğretisini takip eden) şairler heceli şekillerden “koşma”yı çok daha fazla kullanmışlardır. Nazım birimi olarak da tercih edilen nazım şekline bağlı olarak beyit veya dörtlük yer alır.
29. Soru
Aruzla yazılan şiirlerde mutasavvıf şairler hangi nazım şekillerini ve kalıplarını kullanmışlardır?
Cevap
Aruzla yazılan şiirlerinde mutasavvıf şâirler kaside, gazel, mesnevi, murabba, kıt’a, tuyuğ, tercî-i bend, terkib-i bend, müstezat gibi nazım şekillerini kullanmışlardır.
Bu geleneğin aruzla yazılan nazım biçimlerinde genellikle aruzun “mefâ’îlün/ mefâ’îlün / fa’ûlün”, “mef ’ûlü / mefâ’îlü / mefâ’îlü / fa’ûlün”, “mef ’ûlü / fâ’ilâtü / mefâ’îlü / fâ’ilün”, “fâ’ilatün / fâ’ilatün / fâ’ilatün / fâ’ilün” ve “fâ’ilatün / fâ’ilatün / fâ’ilün” kalıpları kullanılmıştır.
30. Soru
Tekke ve Tasavvufî Halk Edebiyatı geleneğinde hangi aruz hataları görülmektedir?
Cevap
Tekke ve Tasavvufî Halk Edebiyatı geleneğinde aruzla yazılan şiirlerde aruz hatalarına çok sık rastlanılır. Bu edebiyatı meydana getiren şairlerin çoğunun çok fazla eğitim görmemiş olduğu düşünülürse, bu doğal bir sonuçtur. Bu tür aruz hataları çoğunlukla Türkçe kelimelerin kısa hecelerinin vezin gereği uzatılmasıyla ortaya çıkan “imâle” ve aynı şekilde Arapça ve Farsça kelimelerdeki uzun hecelerin vezin gereği kısaltılması sonucu ortaya çıkan “zihâf”lardır.
31. Soru
Hece ile meydana getirilen Tekke ve Tasavvufi Halk Edebiyatı şiirlerinde daha çok kaçlı hece ölçüleri kullanılmıştır?
Cevap
Hece ile meydana getirilen Tekke ve Tasavvufi Halk Edebiyatı şiirlerinde daha çok yedili, sekizli ve onbirli hece ölçüleri kullanılmıştır. Yedili şiirlerde duraklar bazen 4+3=7 bazen de 3+4=7 olabilir. Sekiz heceli şiirler de bazen 4+4=8 bazen de duraksızdır. Onbirli şiirlerde ise 6+5=11 veya 4+4+3=11 bazen de duraksız mısralar yer almaktadır.
32. Soru
Tekke ve Tasavvuf geleneğinin şiirleri hangi sazlar eşliğinde icra edilmektedir?
Cevap
Tekke ve Tasavvuf geleneğinin şiirleri de ozan-baksı edebiyat geleneğinde olduğu gibi kopuz, ney ve benzeri geleneksel çalgılar ve ezgiler eşliğinde icra edilmişlerdir.
33. Soru
Tekke ve Tasavvufî Halk Edebiyatı geleneğinde şiirler kaç türe ayrılır?
Cevap
Tekke ve Tasavvufî Halk Edebiyatı şiir geleneğinde meydana getirilen şiirleri “Allah” hakkında yazılan türler, “Peygamber” hakkında yazılan türler, “din ve tasavvuf büyükleri” hakkında yazılan türler ve “dini inançlar ve tasavvufî düşünceler” hakkında yazılan türler olarak dörde ayırmak mümkündür.
34. Soru
Allah hakkında yazılan türler nelerdir?
Cevap
Bu türlerin adları ve bu türlerde ele alınan temel konular Tevhid (Allah’ın birliği, yüceliği ve sıfatlarını konu edinen), İlahi (Tanrı’yı öven ve ona yalvarma konulu), Âyin (Mevlevî tarikatının ilahileri), Tapuğ (Gülşenî tarikatının ilahileri), Nefes (Alevi-Bektaşîlerin ilahileri), Durak (Halvetîlerde iki fasıl arası okunan ilahiler), Cumhur (Mevlevî ve Bektaşi dışındaki tarikatlerde ilahiye verilen ad), Münacat (Allah’a yakarış, esirgenmeyi, bağışlanışı, dua konu edinen) ve Esma-i Hüsna (Tanrı’nın esasen 99 olan sonradan yapılan eklemelerle 1001’e çıkarılan en güzel ve şerefli adlarını ve kapsadıkları vasıflarını işleyen) şeklinde sıralanabilir.
35. Soru
Peygamber hakkında yazılan türler nelerdir?
Cevap
Bu türlerin adları ve bu türlerde ele alınan temel konular Na’t (Hz. Muhammed’i övmek ona duyulan saygı ve sevgi konulu), Sîretü’n-Nebi (Hz. Peygamberin doğumdan ölümüne kadar hayatını, erdemlerini konu edinen), Mucîzât-ı Nebi (Hz. Muhammed’in gösterdiği mucize ve kerâmetleri konulu), Hicret-nâme (Hz. Muhammed’in Mekke’den Medine’ye göç etmesini konu edinen), Mirac-nâme (Hz. Muhammed’in Miraca çıkması konulu) Mevlid (Hz. Muhammed’in doğumu başta olmak üzere hayatını konu edinen), Hilye (Hz. Peygamber ve diğer peygamberlerle, dört halifenin iç ve dış güzellikleri konulu), Gevher-nâme (Allah’ın birliğini, Peygamberin ahlakını konu edinen) ve Dolap-nâme (Su dolaplarının yapıldığı ağacın kişileştirilmesi yoluyla onların ağzından Tanrı aşkının ifade edilmesi konulu) şeklindedir.
36. Soru
Din ve tasavvuf büyükleri hakkında yazılan türler nelerdir?
Cevap
Bu türlerin adları ve bu türlerde ele alınan temel konular Medhiye (Dört halifeyi, ashab-ı kirâmı, velileri övmeyi konu edinen), Mersiye (Tekke ve tasavvuf ulularının ölümü konulu) ve Maktel-i Hüseyin (Hz. Muhammed’in torunu Hz. Hüseyin’in Kerbelâ’da şehit edilişini konu edinen) şeklinde sıralanabilir.
37. Soru
Dini inançlar ve tasavvufi düşünceler hakkında yazılan türler nelerdir?
Cevap
Vücut-nâme (insanınyaratılışını konu edinen), Nasihat-nâme (İnsanlara öğüt vermeyi, yol gösterme konulu), İbret-nâme,(kötü bir olaydan ders alma ve kötülükten arınma konulu), Fazilet-nâme (Hz. Peygamber ve dört halifenin davranışlarındaki yücelik ve erdemleri konu edinen) Fütüvvet-nâme (Esnaf teşkilatının uyması gereken dürüstlük ve terbiye konulu), Gazavat-nâme (Din düşmanlarıyla yapılan savaşları konu edinen), Mansur-nâme (Büyük mutasavvıf Hallac-ı Mansur’un hayatı ve kerametleri konulu) Minber-nâme (Hatiplerin minberden bildiklerini halka anlatmalarını konu edinen), İstihrac-nâme (Geleceğe ait herhangi bir olayın üstü kapalı bir biçimde bildirilmesi konulu), Nevruziye (Nevruz günü ve kutlamaları özellikle de Hz. Ali’nin doğumu konulu) Tahassür-nâme (Tasavvuftan habersiz geçen ömre duyulan üzüntüyü konu edinen), Tarikat-nâme (Tarikatların yöntem ve yollarını konu edinen), Nutuk (Tarikatın gelenek-görenek ve âdetleri konulu), Hikmet (İslâmiyetin esasları, tasavvufun incelikleri konulu), Devriye (İnsan ruhunun Allah’tan çıkıp yine Allah’a varacağı düşüncesini konu edinen), Şathiye (ciddi bir düşünce veya duyguyu, iğneleyici ve alaylı bir biçimde anlatan şiirler), Medednâme (Ehl-i Beytten ve On İki İmam’dan yardım isteyip yalvarma konulu), Selamnâme (Âli-Âba, On İki İmam, Hacı Bektaş Veli’nin erdem ve güzelliklerini konu edinen) Düstur (Alevi-Bektaşi tarikatinin gelenek ve göreneklerini, âdetlerini anlatan nefesler), Düvazimam (On İki İmamı ve sahip oldukları üstün özellik ve erdemleri konulu şiirler), Kıyamet-nâme (Kıyamet günü ve özellikleri konulu) ve Şefâat-nâme (Mahşer gününde Hz. Muhammed ve diğer peygamberlerce sahip çıkılmayı ve aracılıklarıyla affa uğramayı sağlamayı konu edinen) şeklinde sıralanabilir.
38. Soru
Tekke ve Tasavvufî Halk Edebiyatı geleneği çevresinde oluşan düzyazı ürünlerinin dili nasıldır?
Cevap
Tekke ve Tasavvufî Halk Edebiyatı geleneği çevresinde oluşan düzyazı (mensur) ürünleri, geniş halk kitleleri olan okuyucuyu hedefleyen sade nesir dilinde meydana getirilmiştir.
39. Soru
İslâmiyet sonrası Türk edebiyatının mensur ilk dinî tasavvufî örnekleri nelerdir?
Cevap
İslâmiyet sonrası Türk edebiyatının mensur ilk dinî tasavvufî örnekleri arasında Kur’an tefsirleri, hadis kitapları, evliya menkıbeleri, yarı efsanevî İslâm tarihleri, fütüvvet-nâmeler, menâkıp-nâmeler, halk kitapları, fetih-nâmeler, tarihî olayları konu edinen destanî özelliklere sahip gazavat-nâmeler gibi eserler yer alır.
40. Soru
Menâkıp-nâme'lerin ilk örneği hangi destandır?
Cevap
Bunların ilk örneklerinden birisi yeni dinin kitleler hâlinde kabul edilmesini konu edinen “Satuk Buğra Han Destanı”dır. Türk evliya menakıpnâmelerinin ilk örneği de kabul edilen bu destan aynı zamanda İslâm içerikli ilk Türk epik destanlarındandır.
41. Soru
Tekke ve Tasavvufî Halk Edebiyatı geleneği çevresinde oluşturulan mensur ve manzum eserler daha çok hangi konuları işlemektedirler?
Cevap
Tekke ve Tasavvufî Halk Edebiyatı geleneği çevresinde oluşturulan mensur, manzum-mensur karışık ve manzum eserler çoğunlukla Anadolu ve Balkanlar’ın Türkleşmesini ve İslâmlaşmasını konu edinirler. Bu anlatılar geniş halk kitlelerini aydınlatmak üzere kaleme alınmışlardır.
42. Soru
Cenk-name nedir?
Cevap
Anadolu’da XIII. yüzyıldan itibaren Türk toplumunun sosyokültürel yapısı ve dünya görüşüne uygun olarak tercüme ve adapte etmek suretiyle Türk edebiyatında oluşturulan eserlerdir. Kaynağını Arap ve Fars edebiyatlarından alan ancak Türk destan geleneğinin ölçütleri ve icra töresine göre oluşturulan Cenk-nâmeler manzum, mensur ve manzum-mensur karışık olarak meydana getirilmişlerdir. Cenk-nâmelerin konusu Hz. Ali, atı Düldül, kılıcı Zülfikâr, Hz. Ali’nin oğlu Muhammed Hanefi etraflarında gelişen olaylarda gösterilen kahramanlıklarıdır. Çoğunlukla manzum örneklerine rastlanılan “Kesikbaş Hikâyeleri” de Hz. Ali’nin etrafında oluşmaları nedeniyle bu gruba girmektedir
43. Soru
Battal-name nedir?
Cevap
İslâm ordularının Bizans Devleti’ne karşı yaptıkları savaşlarda gösterdiği başarılarla ün kazanan bir Arap Emiri olarak kabul edilen Battal Gazi etrafında oluşan epik destan nitelikli anlatıların yer aldığı menkabeler (dinî efsaneler) mecmuasıdır. Bu anlatılarda Battal Gazi’nin efsanevi hayatı Anadolu’ya yerleşen Türklerin gözüyle manzum ve mensur olarak yansıtılmıştır. Battal-nâme Türk halkı arasında büyük bir şöhret kazanarak yakın zamanlara kadar okunup anlatılmıştır.
44. Soru
Gazavat-nâme nedir?
Cevap
Tek bir savaşın veya bir savaşlar silsilesinin anlatıldığı “gazanâme” veya “gazavat-nâme”ler de ağırlıklı olarak tekke çevrelerinde meydana getirilmiş eserlerdendir.
45. Soru
Fetih-nâme nedir?
Cevap
Bir şehrin veya bir kalenin alınmasını anlatan eserlerdir. Taşıdıkları tarihsellik özellikleriyle tarihe kaynaklık ederler.
46. Soru
Tekke ve Tasavvufî Halk Edebiyatındaki nesir türlerinin adları nelerdir?
Cevap
Cenk-nâme, Hamza-nâme, Ebû Müslim-nâme, Battal-nâme, Danişmend-nâme, Saltuk-nâme, Menâkıp-nâme, Gazavat-nâme, Fetih-nâme, Fütüvvet-nâme, Fıkralar, Şerhler, Tevarihler.
47. Soru
XII. yüzyılda Türk Tekke ve Tasavvufî Halk Edebiyatının temsilcileri kimlerdir?
Cevap
XII. yüzyılda geleneği başlatan Hoca Ahmed Yesevî, Edip Ahmed Yügneki ve Hakim Süleyman Ata en önemli temsilcilerdir.
48. Soru
XIII. yüzyıl Anadolu merkezli bir mutasavvıf şairler kimlerdir?
Cevap
XIII. yüzyılda Anadolu’da yaşayan ve eserleri günümüze gelen şair mutasavvıflar başta Mevlâna Celaleddin Rumî olmak üzere, Hacı Bektaş Veli, Sultan Veled, Ahmed Fakih, Şeyyâd Hazma ve Yunus Emre şeklinde sıralanabilir.
49. Soru
XIV. yüzyılda Anadolu’da yaşayan şair mutasavvıflar kimlerdir?
Cevap
XIV. yüzyılda Anadolu’da yaşayan ve eserleri günümüze gelen şair mutasavvıflar Abdal Musa, Kaygusuz Abdal, Sâid Emre, Elvân Çelebi’dir.
50. Soru
XV. yüzyılda Anadolu’da yaşayan şair mutasavvıflar kimlerdir?
Cevap
XV. yüzyılda Anadolu’da yaşayan eserleri veya tesirleri günümüze gelen şâir mutasavvıflar olarak Hacı Bayram Veli, Akşemseddin, Eşrefoğlu Rûmî, Kemal Ümmî, Emir Sultan, Rûşenî ve İbrahim Tennûrî sayılabilir.
51. Soru
XVI. yüzyılda Anadolu’da yaşayan şair mutasavvıflar kimlerdir?
Cevap
XVI. yüzyılda Anadolu’da yaşayan eserleri veya tesirleri günümüze gelen mutasavvıflar arasında İbrahim Gülşenî, Ahmed Sârban, Bursalı Muhyiddin Üftade, Şah İsmail Hatayî, Pir Sultan Abdal, Kul Himmet, ve Muhyiddin Abdal’ı sayabiliriz.
52. Soru
XVII. yüzyılda Anadolu’da yaşayan şair mutasavvıflar kimlerdir?
Cevap
XVII. yüzyılda Anadolu’da yaşayan eserleri veya tesirleri günümüze gelen mutasavvıflardan bazıları Adem Dede, Elmalılı Sinan Ümmî, Niyazi-i Mısrî, Oğlanlar Şeyhi İbrahim Efendi, Kul Nesimî, Âşık Virânî, Nakşî-i Akkirmanî’dir.
53. Soru
XVIII. yüzyılda Anadolu’da yaşayan şair mutasavvıflar kimlerdir?
Cevap
XVIII. yüzyılda Anadolu’da yaşayan eserleri veya tesirleri günümüze gelen mutasavvıflardan bazıları Bursalı İsmail Hakkı, Erzurumlu İbrahim Hakkı, Mahdum Kulu, Neccarzade Şeyh Rıza, Cemalî, Üsküdarlı Haşim, Kul Şükrü, Nasuhi, Senâyî, Mehdî, Mahvî’dir
54. Soru
XIX. yüzyılda Anadolu’da yaşayan şair mutasavvıflar kimlerdir?
Cevap
XIX. yüzyılda Anadolu’da yaşayan eserleri veya tesirleri günümüze gelen mutasavvıflardan bazıları Seyranî, Türabî, Salih Baba, Bitlisli Müştak Baba’dır
55. Soru
XX. yüzyılda Anadolu’da yaşayan şair mutasavvıflar kimlerdir?
Cevap
XX. yüzyılda Anadolu’da yaşayan eserleri veya tesirleri günümüze gelen mutasavvıflardan bazıları Edib Harabî, Mehmed Nuri, Yozgatlı Hüzni, Âşık Molla Rahim, Derûnî, Sıtkı, Zeynel Uslu Baba’dır.
HALK EDEBİYATINA GİRİŞ-2
ÜNİTE-6 ÖZETİ
Âşık Tarzı Edebiyat Geleneği
Ozan-Baksı, Tekke-Tasavvuf, Ordu Şairleri ve Divan Edebiyatına mensup farklı gelenekteki insanlar kahvehanelerde buluşarak yeni bir tarz oluşturmuşlar ve bu geleneğe "Aşık Tarzı Edebiyat Geleneği" olarak adlandırmışlardır.
Bu edebiyat geleneğinin icracılarına da "Aşık" adı verildiği için ve bazı edebiyatlarla karıştırılmasıyla "hak aşığı" ve "halk aşığı" ayırımı yaparak "tekke" ve "kahvehane" merkezli edebi geleneklerini birbirinden ayırmış duruma gelmiştir.
Tekke Tarzı Aşık Geleneği, Ahmed Yesevi ile tekke kurumu tarafından Ozan-Baksı geleneğine ait İslami bir edebi gelenektir. Bu geleneğin mensupları kendilerini "Allah'a Aşık" "Hak Aşığı" olarak adlandırmışlardır. Bu geleneğe mensup aşıklar eser yaratma ve icralarının amacı, kurumsal bağlamda inançlarını dışa vurup bu yolla yeni insan kazanmak, kazandıkları insanları ise inançlarını tazelemeye yöneliktir.
Kahvehane Tarzı Aşık Geleneği ise din dışı sosyal bir ortamda hoşça vakit geçirmek, eğlenmek, ve sosyalleşmektir. Daha sonra bu iki gelenek rekabet oluşmuştur. Kahvehane aşıklarının icralarının amacı profesyonelce para kazanmak olmuş ve "aşık fasılları" yapmaya başlamışlardır. Tekke aşıkları ise dinsel disiplin gereği geçimini ve maişetini temin edemezlerdi.
Neredeyse günümüze kadar hemen her halk aşığının bir veya bir kaç tarikatta kabul edilmiş olmaları veya bir tekke disiplinine mensup bir aşığın kahvehane icra töresine göre şekillenmiş icralara yönelik eserler yaratmalarına da giriştiğini görmek mümkündür.
Âşıkların Yetişmeleri ve İcra Töresi
Âşıklar, çıraklıktan "usta aşık" oluncaya kadar bir eğitim sürecinden geçerler. Usta aşıklar, atışmalara, fasıllara ve hikaye anlatma toplantılarına katılırlar. Eğitimin sonunda yeteneğini geliştiren ustalaşan aşıklara "mahlas" verirler.
Bir âşık adayını aşıklığa hazırlayan faktörler; çocukluk veya ilk gençlik yıllarında olumsuz sonuçlanmış bir kıza aşık olma, aşık fasıllarının yapıldığı, hikayelerin anlatıldığı bir köyde yada evde büyümek, aşıklara karşı büyük bir hayranlık beslemek veya heveslenmek, klasik aşık hikayeleri okuması gibi adaylar aşıklığa hazırlanır. Geleneksel sosyo-kültürel bağlamlarında aşıklar, gittikleri her yerde saygı gösterilen ve kendisine para veya mal verilerek, kendisinden çeşitli gösterim ve icralarda bulunması istenilen çoğunlukla olağanüstü özelliklere de sahip olduğuna inanılan bir sanatkardır. Kırsal kesimin geçim kaynağı rençberlik ve çobanlıktan başka imkan sunmadığı için "aşıklık" son derece cazip bir seçenektir.
Aşıklık geleneği mensuplarının yetişme süreçleri;
Çıraklık: Ustasından "meydan açmayı" "divan" a çıkmayı ve benzeri geleneklerin gereklerini öğrenir. Hikaye anlatma, hikaye anlatmanın kurallarını, aşık şiirinde "ayak ve ayak açma" özelliklerini öğrenir. Bağlama çalmayı, halk toplulukları karşısında saz eşliğinde şiir okumayı, doğaçlama yapmayı öğrenmelidir. Çırağın yetiştiğine inan usta, çırağına "mahlas" ve "icazet" verir.
Usta-çırak ilişkisi karşılıklı sevgi ve saygıya dayalıdır. Ustasının şiirlerini ezberler. Ustalaştığında yaptığı aşık fasıllarında ustasından öğrendiği "usta malı" olarak adlandırılan şiirlerle başlarlar.
Bade İçme ve Rüya Motifi: Hızır, İlyas ve Pirlerden birisi aşığın rüyasına girerek aşığa uzattığı "bade"yi aşığa içirir. Üç defa sunulan badenin birincisi "Allah Aşkına", ikincisi "pirler aşkına", üçüncüsü de "sevdiği aşkına" içirilir. Daha sonra aşığa "buta gösterme" yani güzel bir genç kız yüzü gösterilir ve onların birbirlerini sevdiklerine inandırılır. Aşıkların rüyalarında içtikleri bade iki çeşittir; Birincisi "er dolusu" aşıkların aşıklık yanında kahramanlık özelliği de vardır. İkincisi de ise "pir dolusu" dur. Pir dolusu; aşık uyku ve uyanıklık arasında iken bir düş görür. Düşünde bir pir başında durur ve aşığa üç dolu aşk badesi sunar. Bu düşte pir aşığa nasihat verirken şok geçirip dili tutulanlara "tutuk", sırrını tutamayıp açılanlara "murdarlanmış" ve badeyi içemeyip rüyası yarım kalanlara "yarım aşk" adı verilmiştir.
Bu tür bir rüya ve sözü edilen bade içme sade kişilikten sanatçı kişiliğe geçişi ifade eden bir dini tören niteliğindedir.
Aşık Toplantıları ve Aşık Fasılları: İki yada daha fazla aşığın dinleyici huzurunda herhangi bir yerde karşı karşıya gelerek birbirlerini sazda veya sözde belli kurallar içinde deneyerek yarışmalarıdır. Aşık atışmalarının iki türü vardır. Bunlardan birincisi; aşıkların birbirini tanıması, sohbet etmesi gibi birbirlerine övgüler, hayatlarına dair sorular sorarak ve en önemlisi birbirlerini zor durumda bırakmadan sorular sorarlar. İkincisi rakiplerin birbirlerini saf dışı etmeye çalışmasıdır. Yani birbirlerini zor duruma sokmayı amaçlarlar. Üçüncüsü ise sordukları soru ile rakibin cevap verme yeteneğine bakarlar. Sorular genelde ahret, peygamberler tarihi gibi konulardan olur. Aşık karşılaşmalarında seyircinin tepkisi çok önemlidir. Çünkü seyirci memnuniyeti "parsa toplamak" tabiriyle seyircinin arasında tepsiyle dolaşarak para toplamaktır. Aşık karşılaşmalarında bazen izleyicilerde konu belirleyebilir. Bu aşıklara "ayak verme" şeklinde gerçekleşir. Ayak verme ile yapılan karşılaşma aşıkların hazırlıksız şiir söyleme yeteneği ölçülür.
Muamma: Muamma bir ismi işaret eden söz, mısra veya beyittir. Aşık toplantılarında, sanatsal yeterliliklerini, kültürel birikimlerini ölçmek için hazırlanmış bilmecelerdir. Bu bilmeceler kahvehanenin duvarına asılır ve cevabı kahveciye söylenir. Bilmeceyi kim çözerse ortaya konulan parayı alır.
Askı Asma - Askı İndirme: Bir sepetin yada mendilin içine bir cisim konulur ve yüksek bir yere asılır. Bu cisim için şiirler yazılarak altına bağlanır. Bağlı olanın tahmin edilip bulunması halinde askı indirilir ve ödül verilir.
Aşık Tarzı Edebiyat Geleneğinde Tür ve Şekil
Aşık tarzı edebiyat geleneğinde heceli mani, koşma ve destan olmak üzere üç nazım şekli vardır. Koşma şekli uyak düzeni 8 ve 11 hece ölçülü, mani şekli uyak düzeni 7 ve 8 hece ölçüsü şeklindedir. Nazım birimi uzun olanlar destan, kısa olanlar koşma ve manidir. Destan en az 2 ve en fazla 5 dörtlükten oluşur. Mani ise bir dörtlükten oluşur. Aşık şiiri konusunda sınırsızdır. Konu ve anlatım tutumu açısından türü belirleyen geleneksel aşık havası ve havalarına "ezgi" adı verilir.
Aşık tarzı heceli şiir türleri inşa olundukları nazım şeklinden hareketle kalıplaşmış konu ve ezgi özelliklerine göre şu şekildedirler;
A- Koşma Şekli
- Koçaklama Koşmalar
- Güzelleme Koşmalar
- Ağıt Koşmalar
- Taşlama Koşmalar
- Semailer
- Varsağılar
- Ezgi, Şekil ve Konuya Bağlı Koşmalar
B- Destan Şekli
- Koçaklama Destanlar
- Güzelleme Destanlar
- Ağıt Destanlar
- Taşlama Destanlar
- Ezgi, Şekil ve Konuya Bağlı Destanlar
C- Mani (Bayatı) Şekli
Aşık Tarzı Şiirlerin Anlatım Tutumu (Eda) Özellikleri
Yaratıcı veya icracının dinleyicide uyandırmak istediği duygu ve düşünceleri gerçekleştirme amacına yönelik olarak konuya karşı takındığı (övme, yerme, yerinme “şikayet”, öğüt verme, bilgilendirme “didaktik”, eğlendirme “güldürme”, yas tutturma “ağlatma”) gibi geleneksel tavırlar ve bunlara bağlı olarak konuyu işleyiş tarzlarının her birine “anlatım tutumu” veya “eda” denilir. Âşık şiiri bağlamında bir âşığın, şiirinin mesajının icra bağlamında dinleyicide uyandırmasını beklediği duygusal reaksiyona yönelik olarak ezgiyle bütünleşen ve geleneksel olarak kalıplaşmış konuyu ele alış tavrı anlatım tutumudur.
Bir aşığın anlatım tutumları 8 biçimde ele alınır:
- Güldürme/Eğlendirmeye Yönelik Anlatım Tutumları
- Övmeye Yönelik Anlatım Tutumları
- Yermeye Yönelik Anlatım Tutumları
- Şikayet Etmeye Yönelik Anlatım Tutumları
- Öğüt Vermeye Yönelik Anlatım Tutumları
- Bilgilendirmeye Yönelik Anlatım Tutumları
- Yas Tutturma Yönelik Anlatım Tutumları
- Hüner Göstermeye - Öğünmeye Yönelik Anlatım Tutumları
Aşık Tarzı Edebiyat Geleneğinin Temsilcileri
-XVI. yüzyılda yaşamış aşıklar olarak Bahsi, Ozan Kul Mehmed, Öksüz Dede, Köroğlu, Geda Muslu, Çırpanlı, Armudlu, Kul Çulpa, Oğuz Ali ve Pir Sultan Abdal. Örnek olarak da Bahşi mahlaslı şairin Yavuz Sultan Selim'in Mısır seferine ilişkin destanıdır.
-XVII. yüzyılın belli başlı temsilcileri Kâmil, Kuloğlu, İbrahim, Türabi, Edhemi, Afife Sultan, Kul Deveci, Kul Süleyman, Temaşvarlı Gazi Hasan, Aşık Mustafa, Kayıkçı Kul Mustafa, Katibi, Zaifi, Aşık Eroğlu, Piroğlu, Haki, Gedayi, Şah Bende, Şermi, Demircioğlu, Üsküdari, Bursalı Aşık Halil, Keşfi, Koroğlu, Benli Ali gibi isimlerdir.
-XVIII. yüzyılın belli başlı temsilcileri Ravzi, Ali, Hocaoğlu, Kabasakal Mehmed, Nakdi, Seferlioğlu, Mağriplioğlu, Şermi ve Kara Hamza sayılabilir.
-XIX. yüzyılın belli başlı mensupları Emrah, Dertli Bayburtlu Zihni, Develi Seyrani, Tokatlı Nuri, Ispartalı Seyrani, Aşık Ali, Gedayi, Devami, Süruri, Figani, Zehri, Micmari, Bezli, Sabri, Sümmani, Aşık Şenlik, Celali, Zülali, Muhabbi, Ceyhuni, Remzi, Nazi, Kemali, gibi birçok isim vardır.
-XX. yüzyılın belli başlı mensupları Mevlid İhsani, Nuri Çıraği, Hüseyin Çırakman, Aşık Ali Gürbüz, Erol Ergani, Mustafa Aydın, Kemal Demir, Kul Nuri, İhsan Yavuzer, Zakiri, Rahimi, Zeki Erdal, Şemsi Denizer, Gülhani, Ruhani, Rahmani, İmami gibi isimler ilk akla gelenlerdir.
ÜNİTE-6
SORULARLA ÖĞRENELİM
1. Soru
"Aşık tarzı" olarak adlandırılan ve birbirine karıştırılan iki farklı edebiyat geleneği nelerdir? Neden birbirilerine karıştırılmaktadırlar?
Cevap
Bu iki edebiyat geleneklerinden biri tekke tarzı (hak aşığı) aşık geleneği, diğeri de kahvehane tarzı (halk aşığı) aşık geleneğidir. Tanımın altında her iki gelenek de yer aldığından kullanıldığı yere göre anlam daralabilir ya genişleyebilir.
2. Soru
Öncüsü Ahmed Yesevi olan tekke tarzı aşık geleneğinin karakteristiklerini açıklayınız.
Cevap
Tekke Tarzı Âşık Geleneği, Ahmed Yesevî ile birlikte tekke kurumu etrafında ozan-baksı geleneğine ait edebî tür, biçim ve formların propoganda (irşat) amacıyla İslâmi bir muhteva yüklenmek suretiyle kullanılmasıyla oluşan edebî gelenektir. Bu geleneğin men- suplarının büyük bir kısmı kendilerini XIII. yüzyıldan itibaren “Allah’a âşık”, “Hak âşığı” veya “âşık” olarak adlandırmışlardır. Bu geleneğe mensup âşıkların eser yaratma ve icralarının amacı kurumsal bağlamda inançlarını dışa vurup ifade etme ve bu yolla propagandasını yaparak yeni insan kazanma veya inançlarına kazanılmış insanların, imanlarını tazeleyerek inanılan dogmalara yönlendirmedir.
3. Soru
Tekke tarzı aşık tarzının biçimsel özelliklerini açıklayınız.
Cevap
Bu gelenek öncülü olan ozan-baksı geleneğinden rüya ve bade yoluyla geleneğe giriş başta olmak üzere, sözlü olmak, kopuzun egemen çalgı olduğu müzik eşliğinde ve çoğu zaman irticalen icrayı, koşma, koşuk, hece ölçüsü, dörtlük birimi gibi unsurları devralmıştır. Devraldığı bu unsur ve enstrümanları İslâm merkezli olarak dinî-tasavvufî bir muhtevayla donatarak amacına yönelik olarak kullanagelmiştir.
4. Soru
Kahvehane tarzı aşık geleneğinin başlıca özelliklerini açıklayınız.
Cevap
“Halk âşıkları” veya Safâî Tezkiresi’nde de yer aldıkları şekliyle “kahvehane âşıkları”, kahvehanelerin XVI. yüzyılda, Türk-İslâm dünyasında, kamuya açık ilk din dışı veya dinî unsurların kurumsal ve konusal çerçevesini oluşturmadığı kurum olarak ortaya çıkmasına bağlı bir oluşumun sonucudurlar. Bu tür âşıkların şiir yaratma ve icradan amaçları esas itibariyle din dışı bir karaktere sahip bir kurum olan kahvehaneye sosyalleşmeye, hoşça vakit geçirerek, eğlenmeye gelen müşterileri eğlendirmektir. Tekke âşıklarının propa- gandayı ve irşadı ön planda tutmalarına karşılık burada amaç, din dışı sosyal bir ortamda hoşça vakit geçirmek ve sosyalleşmektir.
5. Soru
Tekke aşığı ile kahvehane aşığı arasındaki farkları açıklayınız. Bu iki aşık türünden kişilerin, zaman içerisinde her iki türde de eserler vermesini nasıl açıklarsınız?
Cevap
Mensup olduğu dinsel disiplinin gereklerini yerine getiren bir tekke âşığı için yaptığı iş, kurumsal olarak doğrudan doğruya geçimini veya maişetini temin değilken, kahvehane âşığı için icralarının amacı profesyonelce para kazanmak veya maişetini temin etmektir.
Bu yaratma (ibda) ve icra amacından kaynak- lanan ayrışma iki geleneğin varoluş zeminini oluşturur. XVI. yüzyıldan itibaren ortaya çıkan ve getirdiği yüksek kazanç nedeniyle bir anda yüzlercesi oluşturu- lan kahvehanelerin müşteri toplamaya ve tutmaya yönelik gösterimlerinden en önemlilerinden birisini oluşturan “âşık fasılları”nın gördüğü rağbet, icracıları arasında tabii olarak rekabet ile neticelenmiştir. Söz konusu rekabet ortamı da, ozan- baksı geleneğinden ve onun dönüştüğü öncül form olan Tekke tarzından rüya ve bade yoluyla geleneğe giriş başta olmak üzere, sözlü olmak, kopuzun egemen çalgı olduğu müzik eşliğinde ve çoğu zaman irticalen icrayı, koşma, koşuk, hece ölçüsü, dörtlük birimi gibi unsurları devralmıştır. Dikkat edilirse iki gelenek arasında ödünç alınanlar konusunda neredeyse birebir paralellikler mevcuttur.
6. Soru
“Mahlas tapşırma” olarak adlandırılan olgunun amacı ve önemini açıklayınız.
Cevap
Âşıklar çıraklıktan başlayarak “usta âşık” oluncaya kadar belli bir eğitimden geçer- ler, usta âşıkların yaptıkları, atışmalara, fasıllara ve hikâye anlatma toplantılarına katılırlardı. Bu sürecin sonunda aldığı eğitimi özümseyerek yeteneğini geliştirerek ustalaşan âşıklara, ustaları kullanacakları bir “mahlas” (şiirlerde kullanılan takma ad) verirdi. Mahlasını alan ve geleneğe göre yetişmiş ustalaşmış kabul edilen âşık bundan sonra kendi başına âşıklık sanatını icra ederdi.
7. Soru
Aşık kimdir ve hangi insanlar aşık olurlar? Aşıkların özellikleri nelerdir?
Cevap
Bir âşık adayını âşıklığa hazırlayan çeşitli faktörler vardır. Bunların en yaygınları arasında çocukluk veya ilk gençlik yıllarında çoğunlukla olumsuz bir sonuçla neticelenmiş bir kıza âşık olma, çocukluk yıllarından itibaren âşıkların gelip gittiği ve son derece büyük bir prestije sahip olarak âşık fasılları yapıp hikâyeler anlattıkları bir köyde hatta evde doğmuş bulunmak ve bu âşıklara karşı büyük bir hayranlık besleyerek onlar gibi olmaya heveslenmek, aynı sonuca hizmet edecek şekilde âşıkları çok görmese de bir çocuğun Âşık Garip ve benzeri âşık biyogra- fisine benzer bir şekilde kaleme alınmış klasik âşık hikâyeleri okuması, görme özürlü olan çocuklar açısından âşıklık yapılması mümkün birkaç geleneksel uğ- raştan birisi olması gibi sosyal ve kültürel faktörler bir âşık adayını âşıklığa ha- zırlar. Geleneksel sosyo-kültürel bağlamlarında âşıklar, gittikleri her yerde saygı gösterilen ve kendisine para veya mal verilerek, kendisinden çeşitli gösterim veya icralarda bulunması istenilen çoğunlukla olağanüstü özelliklere de sahip oldu- ğuna inanılan bir sanatkârdır. Geleneksel kırsal kesimin geçim kaynağı olarak rençberlik ve çobanlıktan başka bir imkân sunamadığı bir ortamda “âşıklık” son derece cazip bir seçenek olarak belirecektir. Çifti çubuğu olan varlıklı ailelerin çoğunlukla çocuklarının bu tür heveslerine set çekmelerine karşılık fakir fukara ve öksüz-yetim yetenekli çocuklar bu iş koluna yönelebileceklerdir. Görme özürlü erkek çocukları içinse bu hafızlıktan başka neredeyse tek seçenektir.
8. Soru
Aşıkların yetişme sürecinde çıraklık yaptıkları dönemde ustalarından öğrendiklerini sıralayınız.
Cevap
Usta âşık saza söze yeteneği olan bir genci çırak olarak kabul eder ve onu yanında gezdirir. Çırak, ustasının yanında gezerken onun yaptığı fasılları irticalen söylediği şiirleri izler ve bunları öğrenir. Ustasından “meydan açma”yı, “divan”a çıkmayı ve benzeri geleneğin gereklerini öğrenir. Hikâye anlatma, hikâye anlatmanın kuralları, âşık şiirinde “ayak” ve “ayak açma” özellikleri hep bu öğrenilecek gele- neksel unsurlar arasındadır. Çırak ustası, ustasının karşılaştığı, atıştığı, birlikte fasıl yaptığı diğer âşıklar ve onların bilgilerinden yararlanarak kendi bilgi ve görgüsünü zenginleştirip geliştirir. Aynı şekilde bağlama çalma ve geleneksel çeşitli ezgiler de bu süreçte âşığın öğrenmesi gereken bilgilerin başında gelmektedir. Halk toplulukları karşısında saz eşliğinde şiir söyleyen âşıklardan herhangi bir konuda saz çalıp doğaçlama olarak şiir söyleyebilmeleri de beklenir Bu devre çırağın yeteneğine göre uzayıp kısalabilir. Çırağının yetiştiğine ve onun kendi başına bu sanatı icra edebileceğine inanan usta, çırağına “mahlas” ve “icazet” (diploma) vererek onu mezun eder.
9. Soru
Usta ile çırak aşık arasındaki ilişkinin doğasını açıklayınız.
Cevap
Usta-çırak ilişkisi karşılıklı sevgi ve saygıya dayalıdır. Usta kendi tarzını sürdü- recek bir meslektaşını yetiştirmenin gururunu yaşar. Çıraksa, tanınmış ve saygı gören bir ustanın yanında yetişmenin gururunu hisseder ve bununla öğünür. Ustasına karşı saygıda kusur etmez. Ustasının şiirlerini ezberler. Ustalaştığında yaptığı âşık fasıllarına ustasından öğrendiği “usta malı” olarak adlandırılan şiirlerle başlar.
10. Soru
Geçmiş yıllarda usta-çırak ilişkisine bağlı olarak gelişen ekolleri sıralayınız.
Cevap
Usta-çırak ilişkisi geleneğin oluşup devam etmesi bakımından büyük önem ta- şır. Geçmiş yüzyıllarda usta-çırak ilişkisine bağlı olarak oluşan ekoller “âşık kolu” olarak adlandırılmıştır. Âşıklık geleneğinde en fazla bilinen âşık kolları arasında “Erzurumlu Emrah”, “Tokatlı Nuri”, “Ruhsatî”, “Sümmanî”, “Dertli”, “Huzuri” ve “Şenlik Kolu” sayılabilir. “Âşık Kolu”na Azerbaycan’da “mektep” adı verilmektedir. Âşık kolları “Elesker mektebi”, “Âşık Ali mektebi” gibi adlarla adlandırılmaktadır.
11. Soru
'' Bade İçme ve Rüya Motifi'' olarak adlandırılan dönemde aşıkların tecrübe ettiği ''buta gösterme'' sırasında aşık nasıl değişimler yaşar, açıklayınız.
Cevap
Âşıklık geleneğinde bazı âşıklar maddi aşktan manevi aşka geçerken, saz çalıp söylemeye başlarken ilahî aracılarla yani bir mürşi- din, bir pirin veya Hızır’ın rüyasına girmesiyle, âşık olup saz çalmaya başladık- larını söylerler. Halk inançlarına göre bunlar ilahî ilhama sahiptirler bu nedenle de “badeli” veya “Hak âşığı” diye adlandırılırlar. Hızır, İlyas veya pirlerden birisi bazen uyanıkken çoğunlukla uyurken âşığın rüyasına girer ve “kudret gülü” denilen kollarıyla âşığa uzattığı “bade”yi aşığa içirir. Üç defa sunulan badenin birincisi “kendi bir, adı bin adına”, yani Allah aşkına, ikincisi “pirler aşkına”, üçüncüsü de “sevdiği aşkına” içirilir. Bundan sonra âşığa “buta gösterme” adı verilen genç güzel bir kızın yüzü gösterilir bu kız onun o andan itibaren sevgilisidir. Aynı anda o kıza da aynı şekilde âşığın gösterildiğine ve onların birbirini sevdiklerine inanılır. Âşık kendisine gösterilen güzele doğru yönelince pir ortadan kaybolur.
12. Soru
Aşıkların yetişmesi sırasında geçtikleri dönemlerden biri olarak kabul edilen ''Bade içme'' aşığın gelişimi için neyi ifade eder, açıklayınız.
Cevap
Bu tür bir rüya ve sözü edilen bade içme sade kişilikten sanatçı kişiliğe geçişi sembolize eden bir dinî tören veya ritüel niteliğindedir. Bu rüya motifi, Türk kül- türüne özel anlam ve simgeselliğiyle âşıklık geleneğinden önce aynı şekilde tekke ve tasavvufî halk edebiyatı geleneğinde, daha önce de ozan-baksı geleneğinde ve kamlık geleneğinde yer alan bir motifitir. Türk kültürünün sözünü ettiğimiz sözlü edebiyat gelenekleri arasındaki sürekliliği ve başlangıçtaki şamanist geçmişi gös- termesi bakımından önemlidir.
13. Soru
Aşık karşılaşmaları ya da aşık fasılları hangi mekanlarda vuku bulurdu?
Cevap
Bu tür âşık karşılaşmaları, kahvehane, köy odası, konak, düğün, pazar, panayır gibi yerlerde yapılmaktaydı.
14. Soru
Kaç tür aşık atışması olduğunu bu atışmaların özellikleriyle birlikte açıklayınız.
Cevap
Âşık atışmalarında farklı amaçlar taşıyan türler ortaya çıkmıştır. Bunlardan birincisinin amacı karşılaşan iki âşığın birbirlerini tanıması ve sohbet etmesidir. Bu türe ait örnekler karşılıklı övgüleri, birbirlerinin özel hayatlarına dair soru ve cevapları, çeşitli konularda bilgi edinmeleri içerirler. Bu tür atışmalarda âşıklar birbirlerini zor durumda bırakacak şekilde davranmazlar. Atışma olarak adlan- dırılan karşılaşmaların ikinci türü ise birbirlerini rakip olarak gören ve saf dışı etmeye çalışan bir yapıya sahiptir. Bu nedenle âşıklar birbirlerini zor durumda bırakabilmeyi amaçlarlar. Âşıklar birbirini beğenmez ve kendini daha üstün gö- ren bir tavır takınırlar. Birbirlerini küçük düşürmek için birbirlerine hakaret eder, birbirlerini küçümseyen sözler söylerler. Bu tür atışmaların yapısına savunma ve saldırı hakimdir. Kendisine saldırılan âşık; aynı şekilde ve aynı “ayak”la rakibine cevap verir onu savuşturur. Ardından da kendisi rakibine saldırır. Üçüncü tür karşılaşmalarda ise âşıklar birbirlerinin sordukları soruya rakibin cevap verebil- me yeteneğini sınarlar. Amaç, rakibi cevap veremez ve doğru cevabı bilemez hâle getirerek “bağlamak” olduğu için sorabileceği en zor soruları sorar. Doğru cevabı alamaması durumunda rakibini yenmiş, “bağlamış” veya mat etmiş sayılır. Soru- cevap şeklinde sürdürülen rakibi “bağlama” amaçlı bu tür karşılaşmalarda dünya- nın kuruluşu, ahiret, peygamberler tarihi gibi konular en yaygın olarak sorulanlar arasındadır.
15. Soru
''Ayak verme'' olarak adlandırılan aşık atışması geleceğini ve bu geleceğin önemini açıklayınız.
Cevap
Âşık karşılaşmalarını dinleyen ve izleyen insanlar bazen ortaya konulacak manzumenin şekillenmesinde etkin rol alırlar. Bu âşıklara “ayak verme” şeklin- de gerçekleşir. Dinleyiciler karşılaşmada sunulacak şiirlerin kimi zaman redifleri de içerecek şekilde kafiye yapısını belirleyerek âşıklara bildirirler ve bu kafiye ve rediflerle şiirler oluşturarak yarışmalarını isterler. Bu uygulamaya “ayak verme” denilir. Ayak verme yoluyla karşılaşma yapan âşıkların hazırlıksız şiir söyleme yeteneği ölçülebilir.
16. Soru
Aşık atışmasında ''bağlanmış sayılmak'' ne anlama gelir? Önemi nedir, açıklayınız.
Cevap
Âşık karşılaşmalarında seyircinin tepkisi son derece önemlidir. Usta âşıklar seyirci kitlelerinin taşıdığı özellikleri en hızlı bir biçimde tahlil ederek onları memnun edeceğini düşündükleri uygulamaları gerçekleştirirler. Bir anlamda usta bir âşık aynı zamanda iyi bir halkla ilişkiler uzmanı gibi seyircisini ve taşıdığı özellikleri tahlil ederek icrasını oluşturandır. Çünkü seyirci memnuniyeti “parsa toplamak” tabir edilen bir tepsinin seyirci arasında dolaştırılması esnasında herkes memnuniyetine göre parayı tepsiye atarak gösterecektir. Karşılıklı atışan iki âşıktan birisi cevap veremezse veya takip edilen kafiyeye uygun bir kafiye bula- mazsa “bağlanmış” veya yenilmiş sayılır. Geleneksel olarak yenilen âşık sembolik bir biçimde bağlamasını yenen ustaya verir. Bağlamayı alan âşık zaferini gösteren bu sembolü bir müddet elinde tuttuktan sonra sahibine iade eder.
17. Soru
''Muamma'' olarak adlandırılan bilmeceler aşık geleceğinde ne ifade eder, neden önemlidir, açıklayınız.
Cevap
Âşıklık geleneğinde hece ölçüsüyle oluşturulan “bilmece”lerden başka Divan Edebiyatında görülen “muamma” ve “lügaz”lar da tertip edilmiştir. Muamma bir ismi işaret eden söz, mısra veya beyittir. Muammalarda genelikle iç ve dış olmak üzere iki anlam vardır. Muamma, âşık toplantılarında, âşıkların sezgi güçlerini, kültürel birikimlerini ve sanatsal yeterliliklerini göstermek ve ölçmek için hazırlanmış ve yazılmış bir bilmecedir. Muamma, âşıklık geleneğinde kendine has bir icra töresine sahiptir. Muammada, herhangi bir somut veya somut kavramın çeşitli özellikleri, âşık tarafından kısa bir şiir şeklinde söylenilip hazır- lanır yazıya geçirilir ve kahvehanenin bir duvarına süslü bir çerçeve içine asılır. Muammayı hazırlayan onun cevabını gizli kalmak şartıyla kahveciye veya yetkili bir kişiye verir. Muammayı çözen kimse ödül olarak ortaya konulan parayı alır. Muammayı çözen kişiler de cevaplarını şiir şeklinde verirler.
18. Soru
Aşıklık geleceğinde yer alan uygulamalardan biri olan '' askı asma-askı indirme'' nedir ve neden önemlidir, açıklayınız.
Cevap
Âşıklık geleneğinde yapılan uygulamalardan birisidir. Bir sepetin, mendilin veya kutunun içine herhangi bir cisim konularak yüksekçe bir yere asılır. Bu gizlenilen cismin özeliklerini yansıtan bir şiir yazılarak altına bağlanır. Askıda saklı olan cismin tahmin edilip bulunması hâlinde askı indirilir.Vaat edilmiş olan ödül verilir. Bu uygulamaya “askı asma” ve “askı indirme” adı verilir.
19. Soru
Aşık tarzı şiirin nazım birimini açıklayınız ve bir örnek veriniz.
Cevap
Âşık tarzı şiirinin nazım birimi dörtlüktür. Âşık tarzı edebiyat geleneğinde heceli mâni, koşma ve destan olmak üzere üç nazım şekli vardır. Bu şiir geleneğinde “koşma şekli” uyak düzeni ve “mâni şekli” uyak düzeni olmak üzere iki çeşit uyak düzeni vardır. Koşma şekli uyak düzeni 8 ve 11 hece ölçülü şiirlerde ya abab-cccb- dddb ya da abxb-dddb-eeeb şeklindedir. Mâni şekli uyak düzeni ise 7 ve 8 hece ölçülü şiirlerde aaxa-ccxc-eexe şeklindedir.
20. Soru
Âşık tarzı heceli şiir türleri inşa olundukları nazım şeklinden hareketle kalıp- laşmış konu ve ezgi özelliklerine göre nasıl gruplanırlar, açıklayınız.
Cevap
-
Koşma Şekli
1) Koçaklama koşmalar
2) Güzelleme koşmalar
3) Ağıt koşmalar
4) Taşlama koşmalar
5) Semaîler
6) Varsağılar
7) Ezgi, şekil ve konuya bağlı diğer koşmalar
-
Destan Şekli
1) Koçaklama destanlar
2) Güzelleme destanlar
3) Ağıt destanlar
4) Taşlama destanlar
5) Ezgi, şekil ve konuya bağlı diğer destanlar
-
Mâni (Bayatı) Şekli
FİNAL-İNFOGRAFİK
ÜNİTE-4



ÜNİTE-5



ÜNİTE-6


|