ÜNİTE-1
Giriş
İnsan belleğinden başka hiçbir kayıt olanağı olmayan birincil sözlü kültür orta-
mında sözlü edebiyatın şiir şeklinde ortaya çıktığı ve daima müzik eşliğinde icra
edildiği ve bu tür söz ile ezgi birlikteliğinin dinî törenlerde kalıplaşmış hareketlere
dayalı dansı da bir arada bulundurduğundan daha önceki ünitelerde söz edilmişti.
Bu bağlamda söz ve sözü söylemek mitik, mistik ve büyüsel nitelikler de taşır. Sö-
zün, ezgi ve müzikle birleştirilerek sunulmasının nedenleri arasında söz konusu
mitik, mistik ve büyüsel inanışlar da rol oynamış olmalıdır.
Aradan geçen çağlar boyunca yavaş yavaş din dışı söz, müzik ve dans form-
larının oluşumuna doğru bir gelişme olur. Yakın çağlarda da tamamen din dışı
formlarıyla söz, ezgi ve dans formları oluşur. Ancak bu oluşum dinî formları orta-
dan kaldırmadığı gibi daha önceki zamanlarda ortaya çıkan yapılanışların da gele-
nekselleşerek devam etmesine de engel olmamıştır. Bu bağlamda “yüksek sesle ve
ezgi eşliğinde söz söylemek” bütün din dışılığına rağmen bütün kültürlerde dikkat
çeken ve âdeta bir ritüel havası içinde kutsanan bir sanattır.
Bilindiği gibi, Anonim Halk Edebiyatında yer alan edebî yaratmaların bir
kısmının icrası doğrudan doğruya dinleyiciye ezgi eşliğinde “söylemeye” yöne-
lik özellikler taşır. Konuşmalık türlerin bir konuşma esnasında ortaya çıkıp ko-
nuşmanın şekline bürünmeleri ve konuşmayı kalıplaşmış bu ifadeler vasıtasıyla
istenilen yönlere çekme veya çevirmeleri en önemli özellikleridir. Söylemelik tür-
ler ise, doğrudan doğruya bir tören havası içinde icra olundukları sosyo-kültü-
rel bağlamı ve orada bulunanları ve yapılanları durduran, en azından yavaşlatan,
gücü ve imkânları nispetinde yönlendiren bir etkiye sahiptir. Konuşmalık türlerin
konuşma bağlamında yaptığını söylemelik türler icra olundukları sosyal ve kül-
türel hayat bağlamında gerçekleştirmektedirler, denilebilir. Söylenenin söylendi-
ği yer, söyleyeni ve söyleneni bakımlarından önemli olduğu görülür. Söylemelik
türlerin kına gecesi ağıdı gibi bazı ürünleri doğrudan doğruya icra olundukları
törenle ilişkiliyken büyük bir çoğunluğu için böyle bir durum söz konusu değildir.
Söylemelik türler: Tören ve tören dışı geleneksel icra ortamlarında, icracı ta-
rafından dinleyicilere “söyleme” etkinliğine dayalı olarak meydana getirilen bu
sözlü edebiyat yaratmalarına “söylemelik türler” adı verilmektedir. Türk Halk Ede-
biyatının söylemelik türleri olarak türküler, ağıtlar, mâniler ve ninniler bu ünitenin
konusunu oluşturmaktadır.
TÜRKÜ
Yaygın bilimsel kabüllere göre ezgiler veya Eski Türkçedeki söylenilişiyle “küy-
ler,” milletlerin mitolojik döneminde sözlerden önce oluşturulmaya başlanılmış
kültürel yaratmalarıdır. Çeşitli duyguları dışavurmaya yönelik bir kültürel araç ve
gereç olarak ezgiler, zamanla çeşitlenmiş ayinler ya da törenlerde bir örnek üzere
kalıplaşarak geleneksel havaları, bunların icra bağlamlarını ve anlatım tutumları-
nı oluşturmuşlardır. Böylece, bir yönüyle en evrensel dil olan müzik aynı zamanda
bir ulusun kendi varlığını ve gerçekliğini sözlü edebiyattan da önce idrak ettiği ve
kendi varlığını seyrettiği bir ayna olmuştur, denilebilir. Buna bağlı olarak müzik,
mitolojik bir dünyada kutsaldır. Dahası müzik, başta kam, şaman törenleri olmak
üzere pek çok dinde de aşkın olan kutsal varlık ya da varlıkların dünyasıyla ile-
tişime geçmede son derece önemli, âdeta olmazsa olmaz konumunda bir sosyo-
kültürel ve psikolojik bir olgudur. Bu olgu, günümüzde de yeri doldurulamayan
bir biçimde işlevseldir ve bütün dinlerde ve hatta ideolojilerde kullanılmaktadır.
Dolayısıyla, geleneksel ezgiler bir yönleriyle de içinde doğdukları kültürün dış
dünyayı algılayışını ve dünya görüşünün kelimelerle ifade edilemeyen psişik “biz”
duygusunu oluşturur ve dışavururlar. Canlı olmanın neredeyse eş anlamlısı ola-
rak doğadaki canlı varlıkların pek çoğunda ritm duygusunun varlığına rastlanılır.
Bu evrensel ritm duygusu müziğin kökenidir. İnsan içindeki bu ritm duygusunu
en eski zamanlardan beri en basit çalgı aletleriyle (bu aletlerin en basiti iki taş veya
tahta olabilir) ezgi olarak dışavurmuştur. Bu bağlamda, ritm ve ahenkli sesler ve
bunların belli ölçülerde tekrarlanışı, tekrarlana tekrarlana kalıplaşan âdeta somut
bir varlığa dönüşen sessel bir gerçeklik kendi içinde başı-sonu belli bir bütünlük,
insanlığın kültürel olarak meydana getirdiği ilk “sosyo-kültürel metin” olmalıdır.
Bu sözsüz, sadece sesli metinler veya ses metinlerini “ezgiler” olarak adlandırıyo-
ruz. Zamanla, duyguları dışa vuran ezgilerin etrafında birleşen ilkel insan toplu-
luklarının, düşünce özlerinin âdeta günümüzün büyü, muska, sihir ve tılsımlarına
benzeyen çeşitli şekillerle maddi nesnelere sahip tözlere ve bunları daha bir üst
iletişim biçimi olarak ifadeye dönüşen söze doğru bir gelişim süreci geçirmiş ol-
ması kuvvetle muhtemeldir.
Bu bağlamda, Türk kültürünün ortaya çıkıp gelişmesi sürecinde oluşturulan
ezgilerin ve onlara koşulan sözlerin varlığı, bir kültürel varlık alanı olarak Türk
kültürünün kendini ifade ettiği en eski varlık alanlarından birisidir. Söylemelik
türlerin temel özelliği olan sözü ezgiyle söyleme ve buna bağlı olarak topluluk
hayatında kalıplaşan bir yaşam kesiti yani “tören”ler meydana getirme göz önüne
alınmadan, Türk kültüründe “türkü” olgusu anlaşılamaz.
Türk halk şiiri türlerinin en eski ve yaygınlarından biri olan “türkü”, aynı za-
manda Türk müziğinde kendi içinde sistematik bir bütünlüğe sahip ezgiler top-
luluğunun da müzikal bir form olarak adıdır. Halk Edebiyatının en eski kaynak-
larından olan Dîvânu Lugâti’t-Türk’te “ır” ve “yır” kelimeleriyle karşılanan türkü
terimi yerine Azerbaycan Türkçesinde “mahnı”, Başkurt Türkçesinde “halk yırı”,
Kazak Türkçesinde “türki” (türik halık anı), Kırgız Türkçesinde “eldik ır”, Tatar
Türkçesinde “halık cır”, Özbek Türkçesinde “türki” veya “halk koşigi”, Uygur Türk-
çesinde “nahşa” veya “koça nahşisi”, Türkmen Türkçesinde “halk aydımı” terimle-
ri kullanılmaktadır.
Türkiye Türkçesinde sözlü kültür ortamında geleneksel ezgilerle söylenilen
her nazım parçası “türkü” diye adlandırılır. Türkü kendi başına bağımsız bir na-
zım şekli değildir. Kendi başlarına bağımsız nazım türleri ve şekilleri olan mâni
ve koşma şekliyle söylenen bir nazım bile “türkü” ezgisiyle söylenirse türkü olur.
Bu nedenle konuyu ilk ele alan araştırmacılardan günümüze kadar türkülerin ge-
leneksel ezgileri ve bunlara son zamanlarda “türkü formunda” sıfatıyla eklenen
“besteleri” bu nazım türünün en önemli tür belirleyici ölçütleridir. Kalenderî,
semaî gibi ezgi yönü ayrı bir tür kabul edilmede önemli olan diğer nazım türle-
rinin aksine türküler bugüne kadar tamamı derlenememiş sayıda bir ezgi dağar-
cığına veya bütüncesine (korpus) sahiptir. Bundan dolayı, türküleri belli sayıdaki
ezgiyle de sınırlamak mümkün değildir. Ancak bugüne kadar bilinen ve incelenen
ezgilerin de kendi içinde tutarlı bir sistematik dahilinde ortak bir tavra ve formel
bir bütünlüğe sahip oldukları buna bağlı olarak benzemezlerinden kolayca ayrıl-
dıkları bilinmektedir. Bu özellikleri nedeniyle, Türk Anonim Halk Edebiyatının
en yaygın olarak icra edilen türlerinin başında “türkü”ler gelmektedir.
Bu yaygınlığına karşılık, türküleri şekil, yapı ve ezgi yönünden sınırlamak çok
zordur, çünkü çok değişik biçimde, yapıda ve ezgide oluşturulmuş türküler vardır.
Dahası, geniş halk kitleleri ve âşıklar, ezgiyle söylenen her türlü manzum parçayı
türkü olarak adlandırırlar. Bizce, çözümsüz gibi görünen bu problemin çözümü
“türkü” kelimesinin nasıl oluştuğu açıklayabilecek bir analizde gizlidir. “Türkü”
kelimesinin nereden geldiğiyle ilgili çeşitli görüşler vardır. Bunlardan en önde ge-
leni, Türk kelimesine (-î) nispet eki (aidiyet eki) eklenerek “türkî” elde edildiği
ve bu kelimenin zamanla Türkçenin ses uyumuyla “türkü” şeklini aldığıdır. Bu
açıklama bizi hiç bir yere götürmez ve bu türle ilgili tespitler konusunda da yeni
bir şey ortaya koyamaz.
Bizim kanaatimize göre, bugün “türkü” olarak söyleyip yazdığımız bu kelime
eski cönk ve mecmualarda “türkiy” şeklinde dar ünlüyle söylenilmekte ve yazıl-
makta idi. Bu “türkiy”in daha önceki formu “türk ezgileri” veya “havaları” anla-
mında “türkküy” olmalıdır. Ancak arka arkaya gelen “kk” sesleri “y” sesinin daral-
tıcı tesirleriyle önce “türkiy”e, daha sonra da “türkî”ye dönüşmüştür. “Türkküy”ün,
“türkiy”e ve “türkî”ye dönüşmesi sürecinde, kırsal kesimde yaşayan göçebe taşralı
anlamındaki “türk”e nispetle bu yeni anlamların yüklendiği dönemde, şehirlere
veya “şar”lara, yerleşen Türkler de, “şar-küy”leri (şehir havaları) icat ederler. Bu
adlandırma “türkiy” ve “türkî” örneklerinin tesiriyle önce “şarkıy” sonra da “şar-
kı” şeklinde karşımıza çıkar. Türkü kelimesindeki etimolojik yanlışlıktan bin beter
“şarkı” etimolojisinde karşımıza çıkan “şarka ait” şeklindeki tuhaflık anlaşılır şey
değildir. Çünkü bu terimi yapan ve bu tür havalara bu adı veren biziz ve biz şar-
kız, neden batıda yaşıyormuş gibi bu ezgileri “şarka ait” diye adlandıralım? Burada
“şar” yani “şehire ait küyler” veya “havalar” anlamında bir adlandırma söz konusu
olduğu son derece açıktır.
Bu bağlamda türküye dönecek olursak Türk ezgileriyle söylenen her manzum
parçanın “türkü” olarak adlandırılmasından daha doğal ne olabilir ki? Burada
konuyu içinden çıkılmaz hâle getiren husus, erken dönem halkbilimcilerinin
“türkü”yü de diğer Türk Halk Edebiyatı tür ve şekilleri gibi anlamalarından kay-
naklanmaktadır. Türkünün sabit bir veya birkaç nazım şekli yoktur. Aynı şekil-
de konu bakımından da türkülerin sınırlı olduğu söylenemez. Kısaca, türküleri,
konu, yapı, şekil ve ezgi bakımından herhangi bir tür gibi sınırlamak kolay değil-
dir. O hâlde türkü konusunda kala kala elimizde sadece “ezgi ağırlıklı” bir Halk
Edebiyatı ve müziği türü olduğu gerçeği kalmaktadır. Buna göre, türküler çeşitli
nazım şekilleri ve ezgilerle oluşturulan Anonim Halk Edebiyatı ürünleridir. Da-
hası, anonim türkülerin yanısıra yaratıcısı belli türküler de vardır.
Şekil yönünden türküler, çoğunlukla beyitler ve kıtalar biçiminde ve bunlara
çeşitli sayılarda eklenen mısralarla oluşturulmuş nakarat kısımlarından meyda-
na gelirler. Bunlar o kadar çeşitlilik gösterirler ki, tamamını birer nazım biçimi
olarak kabul etmek mümkün değildir. Hece ölçüsü bakımından türküler, durak-
lı veya duraksız, çoğunlukla 7 ile 15 arasındaki heceli kalıplarla oluşturulurlar.
Ancak gelenekte yaşamakta olan türkü örneklerine bakılırsa bunun da kesin bir
sınırlama olmadığı anlaşılır. Örneklere göre, türküler, hece ölçüsünün bütün ka-
lıplarıyla söylenebilir. Fakat yedili, sekizli ve on birli hece ölçüsünün daha yaygın
olarak kullanıldığı görülmektedir. Bu durum da türkünün bir nazım şekli olma-
masının bir kanıtı olarak kabul edilir.
Türkülerde kıt’alar yapı bakımından iki bölümden oluşur. Birinci bölüm tür-
külerin asıl sözlerinin bulunduğu bölümdür. Bu bölüme “bent” adı verilir. İkinci
bölüm ise bendin sonunda tekrarlanan “nakarat” kısmıdır. Nakarat kısmına, “bağ-
lama” veya “kavuştak” da denir. Bentler ve kavuştaklar kendi aralarında kafiyele-
nirler. Türkülerin bir çok bakımdan en önemli kısmı kavuştak veya nakaratlarıdır.
Yapı veya şekil olarak taşıdıkları özelliklerin başında “tekrar” gelir. Tekrar, hafıza-
larda yer edecek bir “metin” fikrinin sözlü kültür ortamında yegane oluşturulma
yoludur. Bu işlevlerine bağlı olarak türküler, sözlü kültürde kendine has şartlarda
âdeta bir “tören” veya topluluğu birleştiren “ayin” havasında icra olunurlar. Özel-
likle ilk ortaya çıktıkları mitik veya mitolojik bağlamlarda tamamen dinî mahi-
yette oldukları düşünüldüğünde bu hususiyetleri daha iyi anlaşılabilir. Gelenek-
sel müziğimizin ezgilerinin “varsağı” (Varsak ezgileri), “bayatı” (Bayat ezgileri),
“türki” (Türk ezgileri) gibi Türk boylarının adıyla anılmalarının da nedeni budur.
Çünkü ezgilerin (küylerin) en azından bir kısmı geçmişte doğrudan kan bağıyla
bağlı Türk topluluklarının en önemli kimlik yapıcı ve taşıyıcı unsuru ve sembo-
lü olduğu anlaşılmaktadır. Türküler ve ezgileri, Türk topluluklarında topluluğun
simgesel kuruluşunda çok önemli bir işleve sahiplerdir. Bu bağlamda, türkülerin
topluluğun “biz” ve “bizim” bilincini oluşturmada ve devam ettirmede sözünü
ettiğimiz ezberlemeye dayalı “ortak metin”leştirmeyi tekrarla veya “nakarat”la
sağladıkları açıkça ortaya çıkmaktadır.
Türk boylarının ezgiler (küy) etrafındaki bu yapılanışları, Anadolu’da şehir-
lerde yerleşik hayata geçtikten sonra da devam etmiştir. Bir yandan, İstanbul ve
belki Bursa merkezli olarak “şar” (şehir) havalarıyla “şarkı”lar oluşurken, Malat-
ya, Sıvas, Erzurum, Gaziantep gibi şehirlerde de bu şehirlerin adıyla adeta şeh-
rin “marşı” imişcesine, şehrin adıyla “Malatya karşılaması”, “Malatya ağırlaması”
veya “Malatya uğurlaması” gibi yerel kimliği yapan, taşıyan ve temsil eden havalar
(ezgiler) oluşmuş ve bunlar şehirlinin icra ettiği halk oyunlarıyla bütünleşmiştir.
Günümüzde de bu yapı devam etmekte ve her şehrin kendine has kılık kıyafetiy-
le, ezgisiyle ve hareketleriyle bir halk oyununa sahip olması gerektiği düşüncesi
yaşamakta ve yer yer aynı halk kültürü havzasındaki il olan şehirlerin bile bazı
zorlamalarla kendilerine has “halk oyunu” icat etmelerine yol açtığı görülmek-
tedir. Türküleri ve onlarla icra edilen oyunları bu sosyo-kültürel bağlamı dikkate
almadan, doğru bir biçimde anlamak ve açıklamak mümkün değildir.
Türküler iki kaynaktan beslenirler. Birincisi, ilk söyleyenleri (yakıcıları) bilin-
meyen ve “asıl türküler” de denen anonim türkülerdir. Hiç şüphesiz bu türkülerin
bir ilk söyleyeni vardır. Ancak ya adını türküye koymamıştır ya da zamanla bu ad
unutulmuş ve türkü anonimleşerek topluma mal olmuştur. Türküleri besleyen ikin-
ci kaynak ise yaratıcıları belli olan türkülerdir. Bu türkülerde bir âşık veya bilinen
bir kişinin söylediği bir eser, türkü hâline dönüştürülür. Bu eser de yaratıcısının
adı olsun veya olmasın halk arasında türkü olarak kabul edilir. XVI. yüzyılda yaşa-
yan Öksüz Âşık’tan bu yana Karacaoğlan, Âşık Gevherî, Kayıkçı Kul Mustafa, Âşık
Ömer ve Âşık Seyranî gibi yüzlerce âşığın eseri bu şekilde türkü hâline gelmiştir.
Türkülerin konuları hem bireysel hem de toplumsal olabilir. Bir çok türküde
doğrudan bireylerin yaşadığı, aşk, sevda, ayrılık, gurbet, ölüm, hicran, vuslat ve
fukaralık gibi konular anlatılmıştır. Diğer yandan da yine pek çok türkü, savaş,
yangın, sel, deprem, salgın hastalıklar başta olmak üzere her türlü toplumsal olayı
konu edinmiştir. Kısaca, halk arasında gerçekleşen herhangi bir olay bir türkünün
yakılmasına neden olabilir. Türküler çoğunlukla beste (ezgi) ve güfte (söz) bir-
likteliği içinde yaratılırlar. Bu şekilde yaratılan bir türkü, çeşitli yollardan yurdun
her köşesine yayılır. Yayılma süreci içindeki türkü bölgelerde türlü biçimlere girer,
bazı dizeler düşer yerlerine yenileri eklenir. Tarihsel ve geleneksel olarak çok bü-
yük bir çoğunluğu sözlü kültür ortamının ürünü olan türküler, hiçbir zaman ilk
çıkışlarındaki gibi varlıklarını koruyamazlar. Diğer anonim edebiyat ürünlerinde
de olduğu gibi türkülerdeki değişimler sadece sözlerde değil, göreceli olarak daha
az da olsa ezgilerde de görülür. Sözlü kültür ortamında kulaktan kulağa ve kuşak-
tan kuşağa yayılan türküler zaman aşımı, unutma, uydurma ve kişiden kişiye ge-
çiş esnasında yeni duygulanmalarla ve onlara bağlı yeni yaratmalarla beslenerek
kendini yeniler.
Kısacası türkülerde değişme hem sözde hem de ezgide olabilir. Zaman için-
de meydana gelen değişmelerle, sözler değişik ezgilerle söylendiği gibi, ezgiye de
değişik sözler eklenebilir. Bu nedenlerle, aynı türkünün çeşitlemelerini (varyant)
farklı yörelerde görmek mümkündür. Dahası, yaratıldığında bir yiğitlik türküsü
hatta ağıt olan türkülerin ezgisi oyun havasına yatkınsa zamanla oyun havası ol-
masına da yaygın olarak rastlanılır.
Türküler ezgilerine, konularına ve yapılarına göre üç türlü sınıflandırılabilir:
1. Ezgilerine Göre Türküler: Türküler ezgileri bakımından “usulsüz ezgiler” ve
“usullü ezgiler” olarak ikiye ayrılır.
a. Usulsüz ezgiler: Bunlar uzun havalardır ve “kayabaşı”, “divan”, “maya”,
“bozlak”, “koşma”, “garip”, “hoyrat”, “kerem”, “kesik kerem”, “müste-
zad”, “Türkmani”, ve “Çukurova”, “Aydos”, “Eğin” gibi çeşitleri vardır.
b. Usullü ezgiler: Genellikle oyun havaları olup bu tür ezgiler bölgelere
göre değişik adlar alır: Ege’de “zeybek”, Karadeniz’de “horon” ya da “yalı
havası”, Ordu, Giresun, Marmara ve Trakya’da “karşılama”, Erzurum
yöresinde “Sümmani”, Harput yöresinde “şıkıltım”, Isparta ve yöresinde
“dattiri”, Konya’da “oturak”, Şanlıurfa’daysa “kırık” adı verilir.
2. Konularına Göre Türküler: Türkülerin işlediği konulara göre tematik bir sı-
nıflandırması şu şekilde yapılabilir.
a. Aşk ve sevda türküleri.
b. Gurbet türküleri.
c. Mizahi türküler.
d. Serhat türküleri.
e. Kahramanlık türküleri.
f. Eşkiya türküleri.
g. Tören türküleri.
h. Esnaf türküleri.
k. Çocuk ve Oyun türküleri.
l. Askerlik türküleri.
m. Çoban türküleri.
3. Yapılarına Göre Türküler: Türküler, dörtlük, bent ve kavuştaklarının sıra-
lanışı bakımından çok farklı yapılarda olabilir. Bu yapısal özellik de tür-
kü sözlerinin zaman içinde değiştiğini göreceli olarak çok daha az değişen
ezgilere koşulmak istenilen yeni sözleri uydurabilmek ve kafiyeleyebilmek
amacıyla farklı farklı yapıların oluşturulduğunu akla getirmektedir. Bu
aynı zamanda ezginin söze göre zamana karşı sözlü kültür ortamında daha
dayanıklı olduğunun bir göstergesidir. Daha az değişen ve yaygın olarak
bilinen geleneksel ezgilere duygularını ifade etmek için sözler koşuldukça
aynı ezgiye sahip farklı sözlerle oluşturulmuş türküler de böylece ortaya
çıkmıştır. Yaygın olan yapılara göre türküler şu şekilde sınıflandırılabilir:
A. Bentleri Mâni Dörtlükleriyle Kurulan Kavuştaksız Türküler: Birbirleriyle ya-
kından veya uzaktan ilgili konulara ve anlatım tutumuna bağlı olarak arka arkaya
mâniler sıralanarak ve bir ezgiye bağlanarak oluşturulan türkülerdir. Bu yapıdaki
türkülerin bentlerinde birinci, ikinci ve dördüncü mısralar kendi aralarında ka-
fiyelidir. Üçüncü mısra ise serbesttir. Her dörtlüğün kafiye örgüsü diğerlerinden
ayrıdır. Bu tür türkülerin kafiye örgüsü aaxa, bbxb, ccxc.. şeklindedir.
Karanfil oylum oylum
Geliyor servi boylum
Servi boylum gelince
Şen olur benim gönlüm
***
Karanfil uzar gider
Yaprağın düzer gider
Yâr yolunu şaşırmış
İnşallah bize gider
...
B. Bentleri Dörtlüklerle Kurulan Türküler: Bu yapıdaki türküler genellikle mâni
ve koşma bentlerine kavuştak (nakarat) eklenmesiyle oluşturulmuşlardır. Bu tür
türkülerin yapılarına göre kafiye örgüleri de değişiklik gösterir.
a. Dörtlüklerle Kurulan Türküler: Dörtlüklerden oluşturulan bu türkülerin
kavuştakları yoktur. Çoğunlukla 11 heceli kalıpla oluşturulurlar. Bu tür türkü-
lerin kafiye örgüsü xaxa, bbba, ccca.. şeklindedir.
Bahar olup yaz ayları gelince
Türlü çiçekleri açtı sılanın
Lâle ile sümbül boynun eğince
Sarı bülbülleri öttü sılanın
...
Gurbet ilde kimse yoktur ağlaya
Dertli yoktur benim gönlüm eğleye
Ala karlı mor sümbüllü yaylaya
Güzelleri sökün etti sılanın
b. Bentlerinin Dördüncü Mısraı Kavuştak Olan Türküler: Bu yapıdaki türkü-
lerin dörtlüklerinin ilk üç mısraı kendi aralarında kafiyelidir. Dördüncü mısra
ise, bütün dörtlüklerin son mısraı ve kavuştak olarak tekrarlanır.
Şu cihanda bir murada ermedim
Hiç ömrümde böyle sevgi görmedim
Sevdiğimin gonca gülünü dermedim
Aman felek hasretime kavuştur (kavuştak)
c. Bentleri Dörtlük, Kavuştakları Tek Mısra Olan Türküler:
Böyle ikrar ilen böyle yolunan
Mihnetli yâr bana lâzım değilsin
Deli gönül sevmiş vazgeçmek olmaz
Cefâlı yâr bana lâzım değilsin
Gönül kalk gidelim sılaya doğru (kavuştak)
...
d. Bentleri Dörtlük, Kavuştakları İki Mısra Olan Türküler:
Söğüdün erenleri
Çevirin gidenleri
Ne güzel baş bağlıyor
Söğüt’ün güzelleri
Aldırdın beni gül iken
Soldurdun beni gül iken (kavuştak)
...
e. Bentleri Dörtlük, Kavuştakları Üç Mısra Olan Türküler:
Kalenin bayır düzü
Mevlâm ayırdı bizi
Babamın aklı olsa
Evlendirirdi bizi
Kıyıdan kenardan
Kapıdan bacadan düş de gel
Nişanlına küs de gel (kavuştak)
...
f. Bentleri Dörtlük, Kavuştakları Dört Mısra Olan Türküler:
Kırlangıçlar yüksek yapar yuvayı
İner düz ovada sürer sefayı
Var git oğlan var git sana yâr olmam
Anamdan babamdan intizâr almam
Arabaya taş koydum
Ben bu yola baş koydum
Bir kötünün yüzünden
Adımı serhoş koydum (kavuştak)
...
g. Bentleri Dörtlük, Kavuştakları Beş Mısra Olan Türküler:
Dere boyu giderim
Koyun kuzu güderim
İkimizi görmüşler Naciye’m
Nasıl inkâr ederim
İlimonum portakalım
Sizde bilin bakalım
Senin için ısmarladım gelir bakalım
Eşkilice mayhoşça dolmayı canım
Kızlar giymiş kollarına burmayı (kavuştak)
h. Bentleri Dörtlük, Kavuştakları Altı Mısra Olan Türküler:
Erzurum dağları kar ile boran
Aldı yüreğimi dert ile verem
Siz de bulunmaz mı bir kurşun kalem
Yazam arzuhalimi yâre gönderem
Uy beni beni
Belâlım beni
Satarım bu canı
Alırım seni
Çıkayım dağlara
Kurt yesin beni (kavuştak)
...
k. Bentleri Dörtlük, Kavuştakları Yedi Mısra Olan Türküler:
Ağlarım yaşım gider
Dursam yoldaşım gider
Geçmerem nazlı yarim
Bilsem de başım gider
Ağlama ceyran balası
Sızlama ceyran balası
Gider gözün karası
Soyunum bak canıma
Hepsi de sevda yarası
Özü şıh özü mulla
Nedir bunun çârası (kavuştak)
...
l. Bentleri Dörtlük, Kavuştakları sekiz Mısra Olan Türküler:
Evden çıktı yürüdü
Saçı yerde sürüdü
Sağ olası Hayriye
Cahil ömrüm çürüdü
Hayriye
Hıldır hıldır yürüye
Gelin ömrün çürüye
Erim erim eriye
Bizim evden geriye
Üç adım gel beriye
Kalın kaşlı Hayriye
Hoş bakışlı Hayriye (kavuştak)
...
C. Bentleri Üçlüklerle Kurulan Türküler:
a. Üçlüklerle Kurulan Kavuştaksız Türküler: Bu yapıdaki türkülerin kafiye
örgüsü aaa, bbb, ccc, ddd, eee... şeklindedir.
Sarı Zeybek inip gelir inişten
Her yanları görülmüyor gümüşten
Haberim yok dün geceki cümbüşten
Sarı Zeybek şu dağlara yaslanır
Yağmur yağar silahları ıslanır
Benim yarim küçücükten uslanır
b. Bentleri Üç, Kavuştakları Tek Mısra Olan Türküler:
Bülbül ne yatarsın Çukurova’da
Eşin gelir bulmaz, seni burada
Kendim gurbet elde gönlüm sılada
Ötme garip bülbül gönlüm şen değil (kavuştak)
Coşuyor da deli gönül coşuyor
Ciğerciğim kebap oldu pişiyor
Sevdiceğim yüce dağlar aşıyor
Ötme garip bülbül gönlüm şen değil (kavuştak)
...
c. Bentleri Üç, Kavuştakları İki Mısra Olan Türküler:
İki turnam gelir aklı karalı
Birin şahin vurmuş biri yaralı
O yavruya sorun aslı nereli
Katar katar olmuş gelir turnalar
Eğrin eğrin ne hoş gelir turnalar (kavuştak)
...
d. Bentleri ve Kavuştakları Üç Mısra Olan Türküler:
Al yeşil bayrağı gelin mi sandın
Sefere gideni gelir mi sandın
Trampet sesini düğün mü sandın
Aman padişahım izin ver bize
İzin vermezseniz atın denize
Tutalım Moskof ’u verelim size (kavuştak)
...
e. Bentleri Üç, kavuştakları Dört Mısra Olan Türküler:
Pınar başından bulanır
İner ovayı dolanır
Senden çok mallar talanır
Dağlar duman oldu
Çayır çemen oldu
Ben yârimi görmedim
Halim yaman oldu (kavuştak)
...
D. Bentleri Beyitlerle Kurulan Türküler:
a. Beyitle Kurulan Kavuştaksız Türküler: Bu türkülerin kafiye örgüleri aa, bb,
cc,... veya aa, xa, xa... şeklinde görülebilir.
Manisa’dan çıktım bayram etmeye
Üç gün bayram edip konup göçmeye
***
Kırkağaç ile Kayadibi arası
Guygun imiş Mustafa’nın yarası
...
Aman efem tomruk zincir gelir
Bu gençlikte ölüm bana zor gelir
b. Bentleri Beyit, Kavuştakları Tek Mısra Olan Türküler:
Yayla, suyum yan gider
Yüreğimden kan gider
Yaylalar ey ey, ırgalar ey serin yaylalar (kavuştak)
***
Bana tabib neylesin
Ecel gelmiş can gider
Yaylalar ey ey, ırgalar ey serin yaylalar (kavuştak)
...
c. Bentleri Beyit, Kavuştakları İki Mısra Olan Türküler:
Beyaz giyme üşürsün
Güzellikte menşursun
Şirin nar dane dane
Gel güzel döne döne (kavuştak)
***
Neynim güzel olduğunu
Yad elinen konuşursun
Şirin nar dane dane
Gel güzel döne döne (kavuştak)
....
d. Bentleri Beyit, Kavuştakları Üç Mısra Olan Türküler:
Açıl ey ömrümün varı bâd-ı sabah olmadan
Has bahçenin gonca gülü sararıp da solmadan
Eşim eşim gel gel
Uğrun uğrun gel gel
Can yoldaşım vay vay (kavuştak)
...
e. Bentleri Beyit, Kavuştakları Dört Mısra Olan Türküler:
Yavaş oyna sevdiğim kunduran taşa değer
Siyah perçem uçların kemandır kaşa değer
Vay vay vay vay n’olmuşam
Sararmışam solmuşam
Pembe yanak üstüne
Ben misali olmuşam (kavuştak)
...
Yaylamızın yolları buzlu sulardan geçer
Kız Allah’ın seversen öldürdün beni yeter
Vay vay vay vay n’olmuşam
Sararmışam solmuşam
Pembe yanak üstünde
Ben misali olmuşam (kavuştak)
f. Bentleri Beyit, Kavuştakları Beş Mısra Olan Türküler:
Haniya da benim elli dirhem pırasam
Üç mum yaksam Konyalımı arasam
Konyalım yürü
Yürü yavrum yürü
Saçlarını sürü
Şimdi de burdan geçti
Hovardanın biri (kavuştak)
Haniya da benim elli dirhem kestanem
Konyalıdan başkasını istemem
Konyalım yürü
Yürü yavrum yürü
Saçlarını sürü
Şimdi de burdan geçti
Hovardanın biri (kavuştak)
Haniya da benim elli dirhem yoğurdum
Konyalıdan ben bir oğlan doğurdum
Konyalım yürü
Yürü yavrum yürü
Saçlarını sürü
Şimdi de burdan geçti
Hovardanın biri (kavuştak)
g. Bentleri Beyit, Kavuştakları Altı Mısra Olan Türküler:
Çek deveci develeri yokuşa aman
Ak memeler birbiriyle tokuşa aman
Develi
Sordum aslın nereli
Haydi elma yanaklı
Haydi kiraz dudaklı
Çok sallama göbeği
Düşürüsün bebeği (kavuştak)
...
Deven yüksek atamadım kilimi aman
Susadıkça ver ağzıma dilini aman
Develi
Sordum aslın nereli
Haydi elma yanaklı
Haydi kiraz dudaklı
Çok sallama göbeği
Düşürüsün bebeği (kavuştak)
h. Bentleri Beyit, Kavuştakları Yedi Mısra Olan Türküler:
Bastım da kırıldı iğdenin dali vay dali
Kötüye düşenin böyl’olur hali
Oynaksın diller
Kaymaksın diller
Açılsın güller
Açılsın kollar
Ne bilsin eller eller
Narinay ninay nay narinay
Narinay ninay nay (kavuştak)
...
ı. Bentleri Beyit, Kavuştakları Sekiz ve Daha Fazla Mısra Olan Türküler:
Benim atım şu meydanda eşinir
Ayağına değen taşlar aşınır
Haydi de haydi
Saffet efendi
Suçlarımızı
Affet efendi
Keşke buralara
Gelmez olaydım
Beni buralardan
Al git efendi (kavuştak)
...
E. Bentleri Tek Mısra, Kavuştakları Mâni, Dörtlük veya Yedi Mısralı Türküler:
Kırmızı kurdele kör olasın Emine
İndim derelerine
Bilmem nerelerine
Kaytan bıyıklarımı
Sürem nerelerine (kavuştak)
Yavrum sana ipek mendil alayım
İndim derelerine
Bilmem nerelerine
Kaytan bıyıklarımı
Sürem nerelerine (kavuştak)
...
F. Karşılıklı Türküler/Atma Türküler: İki kişinin veya grubun biri birlerine so-
ru-cevap veya karşılıklı atışma şeklinde, çeşitli konularda, iğneleme, alay etme
ve benzeri şakalaşma amaçlı olarak söyledikleri türkülere, “atışma”, “söyleşme”,
“karşılıklı türkü” veya “atma türkü”ler denilir. Doğu Karadeniz civarında atma
türküler “karşı-beri” adıyla bilinir.
Beriki: Kuşlardan hangi kuştur
Yavrusuna süt veren?
Karşıki: Selasetin (yarasa) kuşudur
Kiremitlere giren
Beriki: Kuşlardan hangi kuştur
Boynunda var yel bağı?
Karşıki: Ona atmaca derler
Aşar dumanlı dağı
|
|
 |
|